BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İznik Çinisi’nin renk ve canlılığının 4 sırrı

İznik Çinisi’nin renk ve canlılığının 4 sırrı

Bisküvi, astar, sıraltı boyası ve sır tabakası ile 4 katmandan oluşan İznik Çinisi, her türlü hava şartlarına dayanıklı. Isı yalıtımı da sağlayan çini, ses dalgalarını homojen olarak yayarak akustiği de düzenliyor.



PAZAR KAHVESİ Betül ALTINBAŞAK betul.altinbasak@tg.com.tr SUNUŞ Yüzyıllarca öteden sabrın sınanmasıdır “Çini”. Emektir, renktir, toprağın bereketiyle maharetli ellerin birleşmesidir. Geleneksel el sanatlarının en özeli, en görkemlisidir... Bu haftaki konuklarımız, gönlünü çini sanatına vermiş, bu sanatın gelişmesi için büyük bir gayret sarf eden, çini işçiliği kadar gerçek vatanı olan İznik’in kalkınması, sanatıyla yaşaması için büyük bir özveriyle çalışmış, aynı amaca kilitlenince, eskilerin lafıyla “niyetin iyiyse akıbetin de hayır olur” dedirten iki zarif hanımefendi. Birisi tasarlıyor, diğeri de bizlerle buluşması, hak ettiği değeri görmesi için büyük bir gayretle tanıtım çalışmalarını yürütüyor. Sözü çok uzatmadan Anikya İznik Çini’nin kurucuları Sevinç Öztürk ve Necla Anıl ile yaptığımız çini sanatının incelikleri ile dolu sohbetimizle sizi baş başa bırakıyorum. Çini sanatının bizdeki tarihi ile başlayalım. N.A: Çini M.S. 9. yüzyıldan itibaren İslam Mimarisinde kullanılmaya başlamış ve Selçuklularla Anadolu’da yeni bir vatan bulmuştur kendine. 15. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı döneminde Türk sanatçılarıyla gelişmiştir. Bir çini ve seramik merkezi haline gelen İznik’te üretilen çiniler de başkent İstanbul’daki saray duvarlarını süslemeye başlamıştır. Ancak maalesef 17. yüzyılda hiçbir bilgi ve belge bırakmadan yok olmuştur. Günümüzde çok yazık ki bu çok değerli sanatın hak ettiği ilgiyi göremediğini düşünüyorum. İşte biz bu geleneksel sanatı yaşatma sorumluluğuyla İznik çinilerini çağdaş dünyaya kazandırmak, çinileri her an dokunabileceğimiz kültürel, sanatsal ve işlevsel objeler haline getirmek için çaba harcıyoruz. Birçoğumuz seramik baskıyı çini zannediyoruz. N.A: Maalesef. İnsanların çok büyük bir kısmı baskılara, seramik üzerine el boyamalarının motiflerine bakıp çini zannediyor. Oysa baskı ile çini karıştırılmamalıdır. Kütahya’da yapılan ve ağırlığı kil olan birçok çalışma çini ile karıştırılıyor. Çininin asıl vatanı İznik’tir. Kütahya’da çini işçiliği vardır ama İznik çinisi başkadır. Desenleri de farklıdır. Kütahya’nın lalesi ile İznik lalesi aynı değildir. ÇİNİNİN ANA MADDESİ: KUVARS Çini nasıl oluyor da yüzlerce yıl bozulmadan günümüze geliyor? N.A: Çünkü çini yaşayan bir malzemeden oluşur. Nefes alır, böylece çatlayıp patlamaz. Bu nedenle de yüzyıllarca yaşar. Kıymeti de tasarımının yanı sıra malzemesinden gelir. İznik çinisi bisküvi, astar, sıraltı boyası ve sır tabakası olmak üzere dört katmandan oluşur. Özellikle orijinal İznik çinisinin en önemli özelliği % 80 kuvars malzemeli olmalısıdır. 400 yıl önceki geleneksel yöntemlerle tamamen elde üretilir. Yarı değerli bir madendir kuvars. Geçirgenliği hamur yaptıktan sonrada devam eder. Sert sırı ile her türlü hava şartına dayanıklıdır. Isı yalıtımını sağladığı için ortamı kışın sıcak, yazın serin tutan ve nefes alan bir malzemedir. Kil oranı yükselince çini gerçek özelliğini kaybeder. Bunun formülünü, oranını bilmek çok önemlidir. İşte bir dönem bunu bilen ustalar azalınca da bu sanat azalıyor. Bunca yıla rağmen renklerinin nasıl böyle canlı kaldığı da çok şaşırtıcı... N.A: Çini renkleri, sıraltı tekniğiyle ve metal oksitle üretildiği için iç ve dış mekânda her türlü hava şartlarında yüzyıllarca solmadan ilk günkü canlılığını korur. Mekân içindeki ses dalgalarını homojen olarak yayar ve akustiği düzenler. Işığın homojen olarak dağılmasını sağlar ve mekâna derinlik kazandırır. Renklerindeki parlaklık mekânı geniş gösterir. Gözenekli yapısı nedeniyle nemi emer, üstü sert sırla kaplı olduğu için rutubeti dışarı vermez, bakteri ve küf oluşturmaz. İZNİK ÇİNİSİ MARKALAŞMALI Çiniye ilginin azalmasını neye bağlıyorsunuz? N.A: Çini işçiliği elbette ki çok zor, özellikle mimaride çiniyi kullanmak çok büyük bir emeğin ürünüdür. Buna karşılık maalesef kötü kopyaları yüzünden değerinde yerini bulamıyor. Çiniyi dış cephede tutundurmak çok zordur. Bölgenin coğrafik özellikleri devreye girer. Ani soğukluk ve sıcaklık karşısında malzemesinin çok iyi hazırlanması gerekir. Günümüzde bu bilgi ve beceriye sahip çini ustalarının sayısı da çok az. Okullarımız da maalesef bu konuda yeterli değil. Sanatçıları çok büyük emekler verir ve çiniyle yapılan bir tablo asırlarca yaşar. Tuvale yapılan bir resme servet ödenir ama çini her zaman değerinin altında gider. Amerika’dan gelip, çinilerini görmek için Rüstem Paşa Camii’ni ziyaret eden kişiler var ama biz neredeyse maddi desteklerle çiniyi yaşatmaya çalışıyoruz. Bu sanata emek veren herkesin İznik çinisinin markalaştırılması için çok ciddi uğraşması lazım. HEDİYELİKLERLE TANIŞTIRDIM Çini sanatına sizin ilginiz nasıl gelişti? N.A: Aslında ben işletme okudum. Sanata merakım olsa da, uzun yıllar reklâmcılık yaptım. Türkiye’de “masa üstü yayıncılığı” ilk benim ekibim çıkarttı. İşim icabı dergilerin stüdyo çekimlerinde, şık güzel objeler ararken Kapalıçarşı’dan çıkmaz hale gelmiştim. İşte bu arada çiniyle tanıştım. Yabancı misafirlere verilecek hediye sıkıntısı yaşıyorduk ve çini çok güzel bir hediyeydi. Hobi olarak çini objeleri araştırmaya, kendim için satın almaya başladım. İlgim gittikçe artıyordu ve “bu sanatı nasıl hayatın içine alabiliriz” diye düşünmeye başlamıştım. Bir süre sonra çini hayalim olmaya başladı; onunla ilgili bir şey yapmak istiyordum. Boş vakitlerimde çinileri araştırıyor, kitaplar okumaya çalışıyordum. Etrafımdakilere çini merakımı o kadar anlatmışım ki bir gün bunun benim işim olacağını benden önce düşünmeye başladılar. 1999 depremi benim için bir dönüm oldu ve ben reklâmcılığı bırakıp çiniye yöneldim. Mobilyalar, objeler kafamda canlanmaya başladı. Küçük bir ofis oluşturdum. Çini üretici ustalarını dolaşmaya başladım. Kafamdakilerin önce resme sonra ürüne dönüşmesi gerekiyordu. Tasarladığım ürünleri yaptırıp, hediyelik eşya, butik mobilyalar satan mağazalara vermeye başladım. Firmamın adına da kızımın adını vererek “Anı Tasarım” dedim. Ve bir gün Sevinç Hanım’ın kızı benim ürünlerimi görmüş. Tanışmak istedi. Sevinç Hanım, kızınızın çini ile alakası nedir? S.Ö: Kızımın değil de benim alakam vardı. Kızım, Necla Hanım’ın ürünlerini, verdiği mağazada görünce çok beğeniyor. Kimin yaptığını soruyor ve telefonunu istiyor. Sonra bana bahsetti. Tanışmak istedim, çünkü ben de İznik’te çinicilik sanatının yaşaması için ciddi bir çaba içerisindeydim. Doğru zamanda doğru insanlar bir araya geldi. Birbirimizi geçmişten tanımamamıza rağmen güvendik ve yıllardır çok güzel projelere birlikte imza atıyoruz. İLK ATÖLYE ÇALIŞMALARIMIZ Peki, sizin çiniye bağlılığınız nereden geliyor? S.Ö: Tamamen İznik sevgimden. İznik’ten bir yazlık almıştık. İznik çinisinin giderek yok olmaya başladığını görüyordum ve buna üzüyordum. Turizm kökenli olduğum içinde İznik’in elindeki değeri kaybetmesi çok daha fazla rahatsız ediyordu. İşte bu düşünceyle İznik için çalışmaya başladım. Keşke hepimiz sizin kadar duyarlı olmayı başarabilsek. S.Ö: 7 yıl boyunca çininin hayat bulması, kapanan atölyelerin açılması için çaba harcadım. Herkesle görüşmeye başladım. 1995 yılında İznik’te sadece 2 sanatçı kalmıştı. Hiçbir şekilde atölyelerde çini çalışmaları yoktu. Büyük mücadelelerden sonra vakıf kuruldu. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın tarihi kentlere verdiği desteği yakaladık ve yerel sanatçılarla çalışmaya başladık. Ardından 2001’de Süleyman Paşa Medresesi’ni restore ettik. Evlerinde bezeme yaparak aile bütçesine katkı sağlamaya çalışan 11 bayanı atölyeye aldık. Bülent Eczacıbaşı projeye ciddi destek sağladı. Fon aldık. İznik’in ilk tarihi çiniciler çarşısını açtık. Fırınları da başka bir sponsorlukla açıldı. İznik’te çiniyi hayatın içine katmaya çalışırken Necla Hanım ile yollarımız birleşti ve birlikte ne yapabiliriz diye düşünmeye başladık. Çiniyi duvar ve zeminden ofis ve takılara kadar hayatın içine kattık Kısa sürede tanışıp iş ortağı olmak büyük bir cesaret... S.Ö: Elbette öyle. İkimiz de dürüstlüğü önemsiyoruz, kişiliklerimiz farklı ama hayata bakışımız aynı. Necla Hanım son 7 yılını çininin içinde olduğu bir işi nasıl kurgularım diye düşünürken ben de o sırada İznik’te çiniyi nasıl tekrar hayata geçirebiliriz diye düşünüyormuşum. Sonuçta zamanı gelince iki emek karşı karşıya geldi ve 2004’de ortaklığımızı yapıp Anikya’yı kurduk. O günden beri Necla Hanım üretim ve tasarım, ben de pazarlama, reklâm faaliyetlerine bakıyorum. Anikya olarak siz neler yapıyorsunuz? N.A: Kurumsal, dekoratif, aksesuar ve mimari çalışmalarımız var. Dünya NATO Zirvesinin aksesuarlarını biz yaptık. Çiniyi duvarlardan, yer zeminlerine, mobilyadan, ofis malzemelerine, takılara, panolara, fincanlardan, tabaklara kadar hayatın birçok alanına kattık. Böylece bu sanatı yaşatmak kadar, insanların yaşamasını ve sevmesini de amaç edindik. UNESCO dünya mirası kültürel varlıkları arasında yer alan Bursa Yeşil Türbe’nin 15. yy erken Osmanlı dönemi çinilerini aslına uyun olarak yeniledik. İstanbul Yenikapı Mevlevihanesi’nin çinilerini biz yaptık. Şu anda Kazakistan’da bir proje için çalışıyoruz. Amacımız tarihe iz bırakmak.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT