BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Basra Körfezi’nde tehlikeli silahlanma

Basra Körfezi’nde tehlikeli silahlanma

ABD, Irak’tan askerlerini çekmiş olsa dahi, hayati çıkarlarını korumak adına bölgedeki üsleri kullanmaya devam edecek... Kendisine dost ülkeleri silahlandıran ABD, İran’la muhtemel bir çatışma halinde Körfez ülkelerini de devreye sokacak.



İran’a karşı ABD silahlarını satın aldıkça, katı Suudi rejimi Washington’ı rahatsız etmiyor. Bahreyn’deki ayaklanmanın, Suudi tankları tarafından bastırılmasına tek bir Amerikalı yetkili yüzünü ekşitmiyor. İran’ın Hürmüz Boğazı’nda bir askerî tatbikat yürüttüğü 2011 yılının son günlerinde, ABD, Suudi Arabistan’a 30 milyar dolar tutarında 84 adet F-15 savaş uçağı satmayı kararlaştırdı. Halen Suudi Arabistan hava kuvvetlerinin kullandığı 70 savaş uçağı ise ABD tarafından modernize edilecek. Bu satış, çok daha büyük bir paketin ilk bölümünü oluşturuyor. Eş zamanlı olarak Birleşik Arap Emirlikleri’ne de (BAE) 3,48 milyar dolarlık iki adet Yüksek İrtifa Alan Savunma Sistemi (THAAD) satmaya karar veren ABD, Basra Körfezi’nde İran’ı etkisizleştirecek güçlü bir blok oluşturmanın peşinde. ABD’nin Körfez’e silah satışları Suudi Arabistan ve BAE ile sınırlı değil. Obama yönetimi, Bahreyn ve Umman’a da 188 milyon doları bulan silah sistemlerini vermeyi kesinleştirirken, kısa bir süre önce Washington’u ziyaret ederek Türkiye’nin “içişlerine karışmasını” şikâyet eden Irak Başbakanı Nuri el Maliki ile 11 milyar dolarlık bir silah pazarlığını da devam ettiriyor. Irak’a satışı öngörülen silahlar arasında F-16 savaş uçaklarının gelişmiş modelleri ve M1-A1 Abrams ana muharebe tankları bulunuyor. BU SİLAHLANMA YENİ DEĞİL Washington’un Körfez ülkelerini silahlandırması yeni bir gelişme değil. Soğuk Savaş yıllarında dünyanın en stratejik alanına yönelik Sovyet “tehdidini” dengelemek için bölge ülkelerine silah satışına başlayan ABD, 1979’daki İran İslam Devrimi’nden sonra, bu defa -30 yıl boyunca silahlandırdığı- İran’ın Basra Körfezi’ndeki askerî üstünlüğünü ortadan kaldırmak için kendisine dost olarak gördüğü ülkelere milyarlarca dolarlık silah sistemleri satmıştı. ABD Başkanı Jimmy Carter’ın 1980’de, Basra Körfezi’nden petrol akışının engellenmesini ABD’nin hayati menfaatlerine bir saldırı olarak değerlendirdiği doktrini ilan etmesinden sonra Amerikan Donanması bölgeye kalıcı şekilde yerleşti. İran-Irak savaşı sırasında Körfez’den petrol akışının sağlıklı biçimde devam edebilmesi için tankerleri savaş gemileriyle koruyan ABD, Suudi Arabistan ve Bahreyn limanlarından yararlandı. Ronald Reagan’ın son savunma bakanı Frank C. Carlucci 1987’de ABD’nin bölge ülkelerine silah satışının sebeplerini açıklarken şu cümleleri kurmaktaydı: ABD’NİN KÖRFEZLE İYİ İLİŞKİLERİ “Son altı ay içinde Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt başta olmak üzere Körfez İşbirliği Örgütü ülkeleriyle güvenlik işbirliği konularında sessiz ama çok önemli gelişmeler meydana geliyor. Hava Kuvvetlerimiz Suudi Arabistan ve Bahreyn’in havaalanlarından yararlanıyorlar. Dost Körfez ülkeleri ABD’nin ve NATO müttefiklerimizin ortak amaçlarına paralel politikalar izlemeye başladılar. Kuveyt, Körfez’deki gemilerimize yakıt sağlıyor. Bahreyn, donanmamızın Orta Doğu Filosu’nun karargâhına ev sahipliği yapıyor. Bahreyn’in yardımı olmasaydı, mayınlarla mücadelemiz başarılı olamazdı. Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez İşbirliği Örgütü üyesi ülkeler, Körfez’deki askerî varlığımızdan ve diplomatik çabalarımızdan da cesaret alarak İran‘a karşı sağlam bir tutum içine girdiler.” S.ARABİSTAN MERKEZ ÜS Irak’ın 1990’da Kuveyt’e saldırmasından sonra, bu defa İran’dan algılananın yanı sıra Saddam Hüseyin’in “ılımlı” Arap ülkeleri için doğurduğu tehdidin bertaraf edilebilmesi için ABD’nin bölgeye silah satışları hızlanarak devam etti. Birinci Körfez Savaşı’ndan itibaren ABD’nin Körfez ülkeleriyle yaptığı askerî üs anlaşmalarının sayısında da artış yaşandı. Kısa süre içinde Suudi Arabistan’daki Prens Sultan Hava üssü, ABD’nin Irak’a yönelik harekâtının ana merkezi haline geldi. 2003’teki Irak savaşında da ABD savaş uçakları Suudi Arabistan’daki bu üsten binlerce sorti yaptı. Savaşın hemen ardından Prens Sultan üssündeki Amerikan hava kuvvetleri mevcudiyeti, Katar’da inşa edilen El Udeyd Üssü’ne taşındı. ABD’nin -Afganistan dâhil- Orta Doğu’da yürüttüğü askerî operasyonları yöneten Merkezi Komutanlık (CENTCOM) ileri karargâhı halen Doha’daki El Udeyd Üssü’nde bulunmaktadır. ABD askerlerinin Irak’tan çekilmelerinden sonra, Katar’daki bu üs daha da önemli hale geldi. Bahreyn’deki ABD Deniz Üssü varlığını devam ettirirken, Kuveyt, Umman ve BAE de ABD’nin bölgedeki hareketleri için gerekli askerî tesislere ev sahipliği yapıyor. Körfez’deki bu manzaradan iki sonuca ulaşabiliriz. Birincisi, Irak’tan askerlerini çekmiş olsa da ABD’nin bölgedeki hayati çıkarlarını korumak adına bölgedeki üsleri kullanmaya devam edeceği. İkicisi, kendisine dost olan ülkeleri silahlandıran ABD’nin, İran’la muhtemel bir çatışma halinde bu ülkeleri de devreye sokmaya hazırlandığı. OBAMA YÖNETİMİNİN TUTUMU FARKLI Uzun yıllardır, “ılımlı” olarak nitelendirdiği Körfez ülkelerine silah satışı yapan Washington yönetiminin, “Arap Baharı” karşısında takındığı tavrın sebebini de yukarıda belirten hususları göz önüne alarak değerlendirmek mümkün. ABD, bir yandan İran karşısında yanında yer almaları, diğer yandan da içinde bulunduğu ekonomik krizin çözümü için her yıl milyarlarca doları Amerikan piyasalarına “pompalamaları” için silah sattığı Körfez ülkelerindeki rejimlerin anti-demokratik niteliğiyle hiç ilgilenmiyor. Obama yönetiminin Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’ye ilişkin tutumuyla, en az bu ülkelerdeki kadar katı rejimlere sahip olan Körfez ülkelerine bakışı hiç de birbiriyle örtüşmüyor. İran’a karşı ABD silahlarını satın aldıkça, katı Suudi rejimi Washington’ı rahatsız etmiyor. Bahreyn’deki ayaklanmanın, Suudi tankları tarafından bastırılmasına tek bir Amerikalı yetkili yüzünü ekşitmiyor. Katar, BAE ve Umman ABD’ye dost oldukları müddetçe, demokrasi ve insan hakları konularında eleştiriye tabi tutulmaktan kurtuluyorlar. İşin ilginç tarafı aralarında Türkiye’nin de bulunduğu NATO müttefikleri için de, söz konusu ülkelerdeki demokrasi ve insan hakları düzeyinin zerre kadar önemi yok. Suriye’deki olaylardan ötürü yaptırım paketi açıklayan Arap Birliği üyelerinin içler acısı demokrasi ve insan hakları karnesine dikkat çekecek ne Türkiye’de ne de başka bir NATO ülkesinde tek bir yetkili var. TÜRKİYE’NİN DURUMU Dünya ispatlanmış petrol rezervlerinin %60’ına sahip olan Orta Doğu bölgesi giderek ısınıyor. Büyük resme bakıldığında aslında küresel hegemonyasını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan ABD ile yeni yüzyılın hâkim gücü olmaya adım adım ilerleyen Çin arasında en önemli rekabet alanlarından biri olan Körfez’deki hızlı silahlanma, yakın vadede bir silahlı çatışma ihtimalini de yükseltiyor. Bölgenin siyasi haritasının yeniden çizilmesine ve küresel güçlerin bölgede yeni nüfuz alanları kurmalarına yol açacak bu silahlı çatışma ihtimali Türkiye’nin bölgedeki konumunu çok yakından ilgilendiriyor.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT