BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Mevki farkı...

Mevki farkı...

Hayat bilgisi dersi: Yurttaşlar müsavidir. Hayat dersi: Bazıları “daha” müsavidir.



Bizim kültürümüzde sınıf tabaka yoktur. Evet servet sahipleri yalılarda konaklarda otururlar ama o kapıdan semtin fukarası da girer çıkar. Guraba teklifsizdir, postu 30 ramazan paşa babanın sofrasına yayar. Üstüne diş kirası alır, beğenmezse gönül koyar. Camilerimizde kimsenin yeri, makâmı olmaz, usta çırak, amir memur, er komutan omuz omuza saf tutar... Ancak Frenklerle haşır neşir olduğumuz yıllarda vatandaş arasında bir “tasnif” başlar. “Mevki farkı” terimi ilk defa atlı tramvaylarda telaffuz edilir ki, şirket Avrupalılar tarafından (buraya dikkat) çalıştırılmaktadır o sıralar. Birinci mevki (sarı araba) şilte döşelidir, yeşil araba ise kuru tahta... Cumhuriyet ile ayırım ayyuka çıkar. Misal Valinin girdiği kapıdan ne halk girebilir, ne de memur ve zabitan... Haşmetlimiz devletlimiz mermer basamaklardan çıkar, sütunlar altında gölgelenir, kırmızı halılara basar. Mekteplerde müdür ve muavinlerin hususi kapıları olur, oradan duhul edemezsiniz asla. EN Bİ FÖRS KLAS Vapurların birinci mevkii ferahtır, aydınlıktır, iç açar. Havada bi parfüm kokusu, ceviz kapılar, maroken koltuklar... Burada iğne topuklu, etek döpiyesli teyzelerle, spor ceketli, hasır şapkalı amcalar otururlar. Mütegalibe sınıfı ücreti neyse verir, postu “en birinci mevkie” yayar. Pervane üstündeki koltuklu sehpalı kısımda bacak bacak üstüne atar, kahve söyler, pipo yakarlar. İkinci mevkiin kanepeleri park bankından hallicedir. Altınıza kedi derisi gibi bir muşamba serildiyse ne âlâ. Salon dar, koltuklar sıkışıktır, hafiften ter, çorap kokar... Seyyarlar girer çıkar, çocuklar mızıldar. İkinci mevki diyelim 50 metre karedir 250 kişi yolculuk yapar, birinci mevki 250 metrekaredir, 50 kişiye hizmet sunar. Birine beş, beşine bir... Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa... Üçüncü mevki ise su kesiminin altındadır, merdivenle inilir, lombozlar boyalıdır ışık sızmaz, ölü gözü gibi yanan kirli ampul kendini bile aydınlatmaz. Sıralar kir tutmuştur, hırpaniler, bimekânlar uyur, sarhoşlar sızar. Eğer başı örtülü bir hanım, sakallı bir hacı emmi ikinci ve üçüncü mevkide oturuyorsa mesele yoktur ama birinci mevkie girerse egemenler huzursuz olurlar. Bakışları ile ezer, diş gıcırdatırlar. Bu cüreti nerden almaktasınızdır acaba? Ürkersiniz. Kamarota bakarsınız korkuyla. Bu endişeyi uzun süre üzerimizden atamadık. Mevki farkı kaldırıldı, yine gittik ikinciye tıkıldık. Ciddi diyorum, valla! ÇİZGİLER, SAHALAR... Mâlum Sirkeci’den Halkalıya, Haydarpaşa’dan Pendik ve Tuzla’ya buharlı banliyö trenleri kalkar. Mevki-i evvelde koltuklar oturaklıdır, yeşil meşin kaplıdır. Kafalıkları yumuşacıktır, uyuyabilirsiniz pekâlâ. Mevki-i sanide ise plastik, tahta ne çıkarsa bahtına... Arada kondüktör dolaşır “mevkiinin adamı mısın, değil misin” diye tartar. Yakıştıramazsa biletini sorar, minik kartonu zımbalar. Bunu saklamalısınızdır, taa inene kadar. Karaköy’den Tünel’e çıkmak beş dakika tutmaz ama tatlı su Frenkleri, Levantenler, bilcümle ecnebi ve bizim yabancılar mevkilerini seçer, halka karışmazlar. Kırklı yıllarda sinemalarda, tiyatrolarda da sınıf farkı vardır. Ne kadar ekmek o kadar köfte hesabı olsa tamam da, duhuliyeyi ödesen dahi sokulamazsın aralarına. Yedek zabit olmuşum. O zaman askeriye burunlu Amerikan otobüsleriyle (Superiorlar) servis çekiyor. İlk sabah bindim ön sıradaki kıdemli başçavuş sıçrayıp kalktı, yerini gösterdi bana. Adamcağız babam yaşında, saçı sakalı ağarmış, belli ömrü geçmiş kışlalarda. “Rahatsız olmayın” dedim, “lütfen istirham ediyorum ama!” -Hayır komutanım, siz oturmalısınız, kaide böyle zira. Halbuki toydum, tıfıldım daha.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT