BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Göç İstanbul için facia oldu

Göç İstanbul için facia oldu

Eski İstanbul, Osmanlı estetiğinin hârikası şeklinde oluşmuştu. Şehrin estetiğini bozan veya sağlam yapılmayan bir inşaat, derhal yıktırılırdı. Bunun için 140 mimar, her gün İstanbul binalarını teftişe çıkardı.



ESTETİK BİR ŞEHİR İDİ... Eski İstanbul, Osmanlı estetiğinin hârikası şeklinde oluşmuştu. Şehrin estetiğini bozan veya sağlam yapılmayan bir inşaat, derhal yıktırılırdı. Bunun için 140 mimar, her gün İstanbul binalarını teftişe çıkardı. 20. ASIRDA BOZULDU... Betonlaşma, trafik ve göç gibi üç facia, 20. Asrın son yarısında başladı. Boğaz, kirli su birikintileri haline düştü. 500 yılda kurulan medeniyeti yok olmanın eşiğine getirmek için 50 yıldan az bir zaman kâfi geldi. Betonlaşma, trafik ve nüfusun Anadolu’dan İstanbul’a yığılması gibi üç facia 20. Asrın son yarısı ile başladı. İstanbul’da belde hizmetleri derde deva bulunması imkânsız çizgisine gelip dayandı. Dünyanın en büyük açık hava müzesi olan bu şehirdeki Türk’ün estetik zevki yok olmaya başladı. Eski İstanbul, Osmanlı estetiğinin hârikası şeklinde oluşmuştu. Yükseliş asırlarında şehrin estetiğini bozan veya sağlam yapılmayan bir inşaat, derhal yıktırılırdı. Bunun için 140 müfettiş mimar, her gün İstanbul binalarını teftişe çıkardı. (Evliyâ Çelebî, I, 627) EN KALABALIK ŞEHİR İstanbul, dünyanın en kalabalık şehri idi. O asırlarda değil bir milyon nüfus, yüz bin nüfus bile, en büyük şehirler için geçerliydi. İstanbul-Edirne karayolu 17. Asırda dünyanın en yoğun trafiğini taşıyan şehirler arası yoldu. Osmanlı, bu karayolunu bir cadde telâkki etmiş, iki tarafına kaldırım döşetmişti. Yayalar ortadan yürüyüp at, deve, araba trafiğini engellemesinler diye... Polonyalı Rahip Simeon eserinde (s. 23), iki tarafı kaldırım döşeli İstanbul-Edirne karayolunu bize hayretle anlatıyor. 1611 yılında olduğumuza göre hayrete değer. Zira Londra şehrine 1824’te kaldırım döşenmeye başlamıştır. Nitekim Paris’te ilk mezbahayı, İstanbul’daki Osmanlı mezbahasından asırlar sonra ancak 1813’te Napoléon yaptırmıştır. 1850’lere kadar en büyük Avrupa şehirleri olan Londra ve Paris’in aydınlatma ve su bakımlarından ne derecede ilkel şartlarda yaşadığını Fransız tarihçisi Hatier bize anlatır (L Ancien Régime et Le Monde Contemporain, Paris 1966, s.198) DEV YATIRIM YAPAMADIK Ancak 1850’lerden sonra Avrupa şehirlerinde belediye hizmetleri birden çok gelişir. Osmanlı şehirleri ve bu arada İstanbul, bu terakkiye ayak uyduramaz. Zira o kadar para harcayamaz. Avrupa’da başlayan dev yatırımlara girişemez. Savunma masraflarımız çok ağırdır. Buna rağmen İstanbul, eşsiz, hattâ kıyas kabûl etmez güzelliğini muhafaza eder. 1843’te İstanbul’un Gérard de Nerval gibi büyük bir şairde ne kadar heyecan uyandıracak güzellikte olduğunu (s.19-22), birkaç yıl sonra çok büyük Fransız şairi olan Lamartine‘in de böyle bir güzellik karşısında sarsıldığını, İstanbul seyahatlerini anlatan kitaplarında okuyoruz. DİLLERİ TUTULMUŞTU 19. asrın sonlarında iki büyük Fransız edebiyatçısı, Loti ve Farrère’nin İstanbul hakkında yazdıkları da aynıdır. Şehrin güzelliği karşısında dillerinin tutulduğunu söylerler. Ama artık makineleşmiş bir dünya oluşmuş, İstanbul, tabiat hârikaları ve mimarlık âhengi ile baş başa kalmıştır. Yeryüzünde ilk defa olarak 1813’te Londra’da birkaç caddenin havagazı ile aydınlatılması, Paris’in onu takip etmesi, şehircilikteki büyük inkılâplardan biridir. 1850 ile 1860 arasında Avrupa şehirleri hava gazı ile aydınlatılarak parıl parıl hâle geldi. 1853’de İstanbul’da Dolmabahçe Gazhanesi yapıldı. Dolmabahçe Sarayı, bahçeleri saraya açılan sokaklar geceleri aydınlatıldı. Sonra 1856’da Câdde-i Kebîr (İstiklal Caddesi) hava gazı ile aydınlandı. 1864’de İstanbul, Üsküdar, Boğaz sokaklarına da hava gazı verildi. TÜNEL ÇOK İŞE YARADI 1856’dan başlayarak sokaklara isim gösteren levhalar konmaya, Beyoğlu’nda Batı tarzında büyük otel, gazino, lokantalar açılmaya başlandı. 1864’de Kuzguncuk’ta ikinci, 1880’de Yedikule’de üçüncü, 1891’de Hasanpaşa’da dördüncü gazhaneler açıldı. Havagazı ile aydınlanma yaygın hâle geldi. Ancak İstanbul’un mütevazı semtlerinde 1940’lara kadar petrol gazı lambası, hattâ mumla aydınlanmanın devam ettiğini, eski İstanbullular hatırlar. 1875 Ocak ayında Türkler’in Tünel dedikleri Karaköy-Galata metro hattı yapıldı. Türkiye’nin tek metrosu olarak kaldı. Fevkalade dik bir yokuşu geçtiği için bu tünel, halkın çok işine yaramıştır. 1869 Eylülünde çelik hatlar döşenerek iri Macar katanalarınca çekilen tramvay seferleri başladı ve 1914 Şubatında elektrikli tramvaya çevrildi. İLK ELEKTRİK YILDIZ’DA 1908’den önce yalnız Yıldız Sarayı ve çevresinde elektrik ve otomobil vardı. Diğer saraylar bile hâlâ havagazı ile aydınlatılıyordu. Selânik, Beyrut, İzmir çoktan elektrikle aydınlanmaya başladığı halde İstanbul’da 1908’den itibaren elektrik, otomobil ve taksi dönemi açıldı. Şehrin su ihtiyacı ise, her devirde büyük yatırımlarla sağlanabildi. Fâtih Sultan Mehmed, şehre girdiği zaman sarnıç suları ile idare edildiğini hayretle görmüş, ilk suları getirmişti. Zira İslâm dininde akan su şarttır, durgun su zaruret olmadıkça kullanılmaz. Sonra Kanûnî Sultan Süleyman, yarım milyon nüfusa erişen İstanbul için Sinan’a büyük tesisler yaptırdı. İkinci Osman, Osmanlı’nın bend dediği barajlar inşa ettirdi. Birinci Mahmud’un annesi, semte adını veren ve su dağıtımını düzenlediği için Taksim denen tesis ve depoları yaptırdı. Sonuncu büyük Osmanlı tesisi, İkinci Abdülhamid’in hayratı olan Hamidiye suyu ve çeşmeleridir ki, bilhassa İstanbul halkının yoksul kesimi için içecek ve kullanacak su olarak büyük işe yaradı. Hâli vakti yerinde olanlar asla Hamidiye suyu içmezler, Hünkâr, Çırçır, Karakulak‘tan aşağı düşmezlerdi. Yüksek tabakanın içtiği su ise Taşdelen‘di, lezzetini bozmayacak özel fıçılar içinde Kahire saraylarına kadar gönderilirdi. YANGINLARLA YIKILDI 1850’lerde İstanbul, telgraf ve demiryolu, sonra telefonla donatıldı. Sirkeci’den demiryolu ile Londra’ya bağlandı, ünlü Şark Ekspresi seferleri başladı. Anadolu hattı için âbidevî Haydarpaşa garı yapıldı. İstanbul şehrinin felâketi, yangındır. Osmanlı’nın ahşap meskende oturmak zevki ile merakı, ancak kamu yapılarının kâgir olması, bu felâketin başlıca sebebidir. 80.000 küsur ev yakan büyük yangınlar vardır. Şehrin Osmanlı devrinde yaşadığı son felâketler 1894 Büyük Zelzelesi (ki bir örneği ondan 400 yıl önce olmuştu), 1908, 1911, Mart 1918 ve 13 Haziran 1918 yangınlarıdır. 1918 yangınları ile Büyük Şehir, son darbeleri yedi. Gururlu İstanbullular’ın açlıktan sokakta düşüp ölerek çöpçülerce kaldırıldığı tarihimizin en uğursuz ayları idi. Mütareke’nin eşiği... Şehrin göreceği ilk ve son düşman işgali... O dönemin sosyal çalkantıları, ahlâk düşüklükleri Yakub Kadri, Refik Hâlid, Hâlide Edip, Sâmiha Ayverdi gibi büyük romancılarımızca kudretle tasvir edilmiştir. Şehremâneti denen Osmanlı’nın modern dönem belediye teşkilâtı, Cumhuriyet yönetimine intikal etti. 1930’larda şehremînine belediye başkanı dendi, fakat 1950’lere kadar bu görev İstanbul valisine verildi. VAKIFLARIN GELİRİ BİTİNCE... Klasik Osmanlı döneminde ise, İstanbul belediye başkanı aynı zamanda şehrin en büyük hâkimi sayılan İstanbul Kadısı idi. İstanbullular’ca adı İstanbul Efendisi idi. Hâkim görevi ile ilmiye mensubu olması dolayısıyle âmiri Rumeli Kazaskeri idiyse de, belediye başkanı olarak doğrudan sadrâzam denen başbakana bağlı idi. İstediği zaman belli bir konuyu arz etmek üzere Dîvân-ı Hümâyûn (imparatorluk bakanlar kurulu) toplantısına oy hakkı olmaksızın katılabilirdi. İstanbul kadılığından Anadolu kazaskerliğine terfi ederdi. Şehrin klasik dönemdeki bayındırlığını kaybetmesinin sebeblerinden biri, hepsi vakıflara bağlı kamu yapı ve kurumlarının ve vakıf gelirlerinin önemli kısmını kaybetmesidir. Meselâ Yeni Cami’nin bugün Slovakya topraklarında kalan vakıfları olduğunu yazmam, eminim, birçok sayın okuyucumu sarsacaktır. Ülkeler birer ikişer bizden ayrılınca, büyük kamu kuruluşları, o memleketlerdeki vakıf gelirlerinden mahrum kaldı. GÖKDELENLER YÜKSELDİ Betonlaşma, trafik ve nüfusun Anadolu’dan İstanbul’a yığılması gibi üç facia ise, 20. Asrın son yarısı ile başladı. Dünyanın en büyük açık hava müzesi olan şehir, yer yer akıl almaz çirkinlikler meşheri hâline geldi. Türk’ün en üstün estetik zevkini oluşturan dehâ yok olmaya başladı. Kasırlar, konaklar, köşkler diyarı, gecekondular beldesine dönüştü. Yeşilin yerini beton aldı. Sonra gökdelenler, silüeti örterek maviyi de yok etmeye başladı. Halbuki gökdelenlerin şehrin tarihî semtlerinden çok uzak yörelere yapılması gerekiyordu. Tarihî şehirde sanayi kurmak gibi akıl almaz yollara sapıldı. Yalnız toprak değil gökyüzü ve deniz de kirletildi. Boğaz ve Marmara, kirli su birikintileri haline düştü. Beş yüz yılda kurulan medeniyeti yok olmanın eşiğine getirmek için elli yıldan az bir zaman kâfi geldi. Şimdi son çeyrek asırda büyük gayretlerle İstanbul’u dünya şehri hâline getirmeye çalışıyoruz.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT