BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > AB gündemden neden düştü?

AB gündemden neden düştü?

AB’yi derinden sarsan küresel ekonomik kriz sebebiyle ilişkilerdeki tıkanıklığı giderecek çözümlerin tartışılacağı bir temas platformu oluşturulamadı. Diğer sebepler ise; Almanya ve Fransa’nın Türkiye’nin üyeliğine soğuk bakması; Orta Doğu’daki gelişmelerin AB’yle ilişkileri gündemden düşürmesi...



ÖNCELİK SİVİL ANAYASA Ekim ayında açılan yeni TBMM’nin öncelikli olarak sivil anayasa konusunu gündemine almış olması AB’yle ilgili birçok konuyu gündemin alt sıralarına düşürdü. Göreve geldiği günden bu yana, Türkiye’nin kazanılmış haklarını koruyabilmek için şerefli bir mücadele veren Avrupa Birliği (AB) Bakanı Egemen Bağış, densizlik yapan bazı AB parlamenterlerine arada bir hadlerini bildirmese, Türkiye-AB ilişkileri medyanın gündemine neredeyse hiç girmeyecek. Hâlbuki çok değil, sadece beş yıl öncesine kadar Türkiye’de en çok konuşulan konuların başında AB üyeliğimiz geliyordu. Gün geçmiyordu ki, hükümet ya da muhalefetten önemli bir isim AB’ye ne zaman üye olacağımız ya da AB reform paketleri hakkında bir açıklama yapmasın. Üniversitelerimiz, meslek odalarımız ve sivil toplum kuruluşlarımız ardı ardına AB konulu toplantılar düzenliyor, raporlar yayınlıyorlardı. Peki, ne oldu da bu konu artık Türk kamuoyunun ilgi alanı dışına çıktı? Türkiye-AB ilişkilerinin gündemden düşüşünün sebeplerini altı ana başlık altında sıralamak mümkün... YENİLERİ HAZMEDEMEDİ Birincisi, 2004 ve 2007 genişlemeleriyle çoğu fakir ve sorunlu 12 ülkeyi Birlik’e üye olarak katan AB’nin yoğun biçimde yaşadığı “genişleme yorgunluğu”ndan bir türlü kurtulamamasıdır. Her genişleme dalgasından sonra, bir süreliğine frene basan ve üye olan yeni ülkeleri hazmedebilmek için belli bir süre geçiren AB, 12 ülkeyi birden aldıktan sonra söz konusu hazmedebilme süresini henüz tamamlamış görünmüyor. Hırvatistan gibi nispeten küçük ülkeleri Birlik’e almak konusunda bile çatlak sesler çıkarken, Almanya’dan sonra Avrupa kıtasının en kalabalık ülkesi olan Türkiye’nin üyeliği telaffuz dahi edilmiyor. Buna ilave olarak, AB’ye en son katılan ülkelerin bazıları da, Türkiye’nin üyeliği halinde kendilerine ayrılan kaynakların azalacağından endişe ettiklerinden ülkemizin üyeliği konusunu -Ankara’ya yaptıkları resmî ziyaretlerde diplomatik nezaket icabı dile getirdikleri birkaç temenni cümlesi dışında- hiç ağızlarına almıyorlar. KÜRESEL KRİZİN ETKİSİ İkincisi, 2008’de başlayıp bütün dünyayı etkisi altına alan küresel ekonomik krizin AB’yi derinden sarsmasıdır. Yunanistan, Portekiz, İrlanda, İspanya, İtalya ve Macaristan gibi AB üyelerinin içine düştükleri durumun bütün AB’nin ekonomik ve parasal dengelerini altüst edebilmesi tehdidi giderek büyümektedir. Böyle bir ortamda, AB üyesi ülkelerin liderlerinin ve AB bürokratlarının uzunca bir süredir bir numaralı gündem maddesini ‘Euro Alanı’nın istikrarını yeniden temin edecek tedbirleri almak oluşturmaktadır. AB zirvelerinin öncelikli konusu ekonomik krizdir. 1963’te imzalanan Ankara Anlaşması icabınca periyodik olarak toplanması gereken Türkiye-AB Ortaklık Konseyi ve Türkiye-AB Karma Parlamenterler Komitesi toplantıları dışında, iki tarafın bir araya geldikleri ve Türk vatandaşlarına haksız yere uygulanan vizenin kaldırılması ve yeni müzakere fasıllarının açılması başta olmak üzere, ilişkilerdeki tıkanıklığı giderecek çözümlerin tartışılacağı bir temas platformu mevcut değildir. Bu platformlar ise, AB tarafının isteksizliği sebebiyle yapıcı kararların alındığı mekanizmalar olmaktan giderek uzaklaşmıştır. SOĞUK BAKANLAR VAR Üçüncüsü, kurulduğu günden itibaren AB’nin sürükleyici lokomotifleri olan Almanya ve Fransa’da Türkiye’nin üyeliğine soğuk bakan hükümetlerin bulunmasıdır. Ne Angela Merkel ne de Nicholas Sarkozy Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak alınmasından yanadır. Aksine, İslam düşmanlığı ve ırkçılık esasen bu iki liderin gerçek birer devlet adamlığı dirayeti gösterememeleri yüzünden bütün Avrupa’da yükselişini sürdürmektedir. Çağ dışı siyasi fikirler ve ideolojilerle mücadele etmek yerine, tedbir alıyormuş gibi yapmayı tercih eden Alman ve Fransız liderleri, Türkiye’nin AB üyeliğine tavizsiz biçimde karşı çıkarlarken, aslında “Müslümanların Avrupa’dan tamamen atılması” görüşünü dile getirenlere de çanak tutmaktadır. İç siyasi hesaplarından dolayı iki lider de aşırı sağ oyları toplayabilmenin peşinde olduklarından, Türkiye-AB ilişkilerindeki pürüzlerin giderilmesi için adım atmak şöyle dursun, tam tersi bir tutumla, Türkiye’ye ne kadar uzak olduklarını ispat etme yarışına girmiş durumdadırlar. Dördüncüsü, AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nin Aralık 2006’da almış olduğu karar uyarınca, Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin AB’yle ilişkilerini tıkamasıdır. Türkiye 17 Aralık 2004 Zirvesi’nde AB ile müzakerelere başlamak için tarih alırken, aralarında Kıbrıs Rum Kesimi’nin de bulunduğu ülkelerle bir protokol yaparak gümrük birliğini bu ülkelere de genişletmeyi taahhüt etmişti. Söz konusu taahhüt gereği Temmuz 2005’te Ankara Anlaşması’na ek protokolü imzalayan Türkiye, protokole imza atmasından dolayı KıbGrıs Rum Kesimi’ni resmen tanımış duruma düşmemek için bir deklarasyon yayınlayarak, söz konusu protokole imza atmış olmasının hiçbir şekilde Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanıdığı şeklinde yorumlanamayacağını açıkça ifade etmişti. Dahası protokolde imzacı durumunda olan yeni AB üyelerinin tümüne limanlarını ve havaalanlarını açmışken, Kıbrıslı Rumlara bu imkânı vermemeyi sürdürmüştü. Bunun üzerine, önce Eylül 2005’te AB Konseyi adına dönem başkanı İngiltere, Kıbrıs Rum Kesimi’nin de 1 Mayıs 2004’ten itibaren AB üyesi olduğunu ve bu ülkeye ayırımcılık yapılmasının kabul edilemeyeceğini Türkiye’ye bildirdi. Ardından da yukarıda sözünü ettiğim Aralık 2006 tarihli AB kararıyla, Türkiye limanlarını ve havaalanlarını açmak da dâhil olmak üzere, imza atmış olduğu Ankara Anlaşması’na ek protokolün gereklerini Kıbrıs Rum Kesimi için de yerine getirmedikçe, sekiz müzakere faslının açılmaması, açılmış olan hiçbir müzakere faslının ise kapanmaması hükme bağlandı. Durumdan istifade den Fransa ve Kıbrıs Rum Kesimi de, kendi çıkarları doğrultusunda bazı müzakere fasıllarını bloke edince, müzakere süreci tıkandı. Türkiye ile eş zamanlı olarak müzakerelere başlayan Hırvatistan 35 fasılı tamamlayıp, Aralık 2011’de AB’ye Katılım Antlaşması’nı imzalamayı başarırken, Türkiye Temmuz 2010’a kadar 13 fasıl açabildi ve sadece bir fasılı kapatabildi. Temmuz 2010’dan bugüne kadar ise tek bir fasılda dahi müzakereler açılmadı. PROGRAM GÜNCELLENMELİ Beşincisi, Türkiye’nin 2011 Mart’ından itibaren girdiği genel seçim sürecinin ve Ekim ayında açılan yeni TBMM’nin öncelikli olarak sivil anayasa konusunu gündemine almış olmasının AB’yle ilgili birçok konuyu gündemin alt sıralarına itmiş olmasıdır. Şöyle ki, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Mart 2010’da müzakere sürecinin içinde bulunduğu tıkanıklığı aşabilmek için Türkiye’nin yeni “AB Stratejisi” ve “2010-2011 Eylem Planı” adlarını taşıyan çok önemli iki belge hazırlamıştı. Müzakere fasıllarının şu veya bu sebeple kapalı olduğuna bakılmaksızın Türkiye’nin Katılım Ortaklığı Belgeleri ve Ulusal Programlardan hareketle üzerine düşen yasal düzenlemeleri yapmasını öngören bu belgeler, AB ile ilişkilere yeni bir dinamizm kazandırılmasını hedefliyordu. Bugün için var olan siyasi meseleler ortadan kalktığında, Türkiye üzerine düşen mevzuat uyumunu tam olarak gerçekleştirmiş, dolayısıyla müzakereleri çok kısa bir sürede tamamlayabilme imkânına kavuşmuş olacaktı. Maalesef Türkiye’deki iç siyasi gelişmeler sebebiyle söz konusu Eylem Planı’nda 31 Aralık 2011’e kadar tamamlanması düşünülen uyum düzenlemelerinin yarısı bile gerçekleştirilemedi. Bu programın bir an önce güncellenmesi ve kararlılıkla uygulamaya sokulması durumunda, Türkiye’de yeniden bir AB hareketliliği yaşanması beklenebilir. Diğer yandan, yeni stratejide yer alan AB konularının yerel düzeyde diri tutulması amacına matuf olarak illerimizde başlatılan programlar sayesinde, halkımızın AB sürecini tamamen unutmasının bir nebze olsun önüne geçilebildi. ARAP BAHARI GÖLGELEDİ Altıncısı, Orta Doğu’da meydana gelen çok önemli gelişmelerin AB’yle ilişkileri gündemden düşürmesidir. Kuzey Afrika’da başlayarak sınırımıza kadar yayılan ve genel olarak “Arap Baharı” şeklinde isimlendirilen büyük dönüşüm dalgası, dış politikamızı yürütenlerin mesailerinin büyük çoğunluğunu bu işe sarf etmelerine sebep oldu. Bu durum en iyi biçimde dışişleri bakanının son bir yıl içinde yaptığı açıklamalara bakılarak görülebilir. Yüzdeye vurulduğunda Türkiye-AB ilişkileri Suriye, Mısır, Filistin, İsrail, Libya konularının çok gerisinde kalmaktadır. Hemen yanı başımızda meydana gelen ve rol almamamızın mümkün olmadığı bu gelişmeler, zaten tıkanmış olan AB sürecini iyice gölgeledi. Görüldüğü gibi geçmişe nazaran Türkiye-AB ilişkileri hem müzakerelerin tıkanması hem de iki tarafın öncelikleri arasında bu konunun olmaması sebepleriyle görünürlüğünü kaybetmiştir. Demokratikleşme ve sivilleşme konusundaki birçok adımın AB süreci sayesinde atılabilmiş olduğunu hatırlarsak, AB üyeliği hedefinin gündemden bu kadar düşmesinin ülkemizin siyasal dönüşümü açısından pek de hayırlı bir gelişme olarak addedilmesi mümkün değildir. Bu sebeple, AB Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmalar toplumun her düzeyinde mutlaka desteklenmeye devam edilmeli, medyamız AB konusuna daha fazla yer vermelidir.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT