BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hayye ale’s-salâh

Hayye ale’s-salâh

Mahalle kahvelerini hatırlar mısınız bilmem. Önünde bir sundurma olur ve yaşı kahveciden aşağı olmayan ihtiyar asma. Camlar matlaşmış, çerçeve yamulmuş uymuştur duvara. Boya kabuk kabuk kalkmıştır. Tırnağınla koparırsın altından değişik renkler çıkar, taa fi zamanından kalma...



Mahalle kahvelerini hatırlar mısınız bilmem. Önünde bir sundurma olur ve yaşı kahveciden aşağı olmayan ihtiyar asma. Camlar matlaşmış, çerçeve yamulmuş uymuştur duvara. Boya kabuk kabuk kalkmıştır. Tırnağınla koparırsın altından değişik renkler çıkar, taa fi zamanından kalma... Bakır kazan, galvaniz davlumbaz, ıhlamur, kekik, tarçın kavanozları ve kırmızı beyazlı tabaklar... Bardaklar mı? İnce belli canım, şüphe mi var ona? Hep öyle olur, ihtiyarlardan biri kösteklisini çıkarıp fısıldar “vakittir tamam!” Kalkar... Diğerleri de ayaklanırlar. Yanı başında şirin bir mahalle camisi vardır, kısa minareli, kiremit çatılı... Tabii ki Osmanlıdan kalma... Koca avlu asırlık çınarın kanatları altında... Yaşlılar kerevete oturmuş, hatıra anlatmaktadırlar “yıl 1350 mirim, o zamanlar tıfılım daha...” ABDESTİ KUŞ GİBİ Bin kere ıslanmış, kurumuş, güneşte kavrulmuş, altları aşınmış takunyalardan birini çekersin. Takırdata takırdata yürürsün şadırvana... Şadırvan dediğin derince mermer havuz. “Şıp” “şıp” damlalar düşer, enim konum seda yapar... Kumrular hu çeker, serçeler pırpırlanırlar. Bir oturağa çökersin, lülenin önündeki tahta tıkacı çekersin, başlar akmaya. Suda mermerin serinliği, toprağın kokusu... Silbaştan uyanırsın, yeni bir sabah. Kalkar peşkirlerden birini çekersin. Ohh misss. Bunları kim yıkar sahi, kim kurutur, kim akşamdan alır lavanta keseciklerine sarar. Avluda irili ufaklı taşlar... Aralarında otlar... Kuytular yosun tutmuş. Kahverengi ya da nefti... Kadife gibi... Kapıya yürürsün, manda derisinden mamul ağır örtüyü omuzlarsın. Yerinden kalkmaz. Zorlamazsın, sağdan sağdan sokulur, süzülürsün ardına. Ne randevu, ne rezervasyon, evin gibi girersin. Destursuz ve huzurla... Caminin içi biraz ahşap, biraz kireç, biraz da “Karakedi” (Cuma rüzgarı da olabilir) kokar. Özlediğini hissedersin, içine çekersin doya doya... Yerlerde çeşit çeşit halılar. Demirci, Yağcıbedir, Isparta... Minber tahtadandır, sathı cetvel gibi değildir ama... O çakıldığında hızar planya yoktur daha... Camlar hafif yeşilimsi ve dalga dalga. Kimbilir kimin elinden çıktı? Ustası neyle eritti? Nasıl döktü kalıba? Tablolar el işidir, kenarındaki minik ketebeler hattatının adını fısıldar. Hanımlar da geri kalmamış, Kabe-i muazzama, Mescid-i nebi ve Mescid-i Aksa tasvirleri işlemiş, camekânlayıp asmışlardır duvara... Desenler canlı ve diridir. Köşelerinde sarı sarı küf lekeleri... Eh o kadar da olacak ama. NAMAZI TAŞ GİBİ Porselen kadranlı saat kule gibidir, boyunuzu aşar... Hani kiloluk anahtarla kurulanlardan, sarkacı gidip gidip gelenlerden, tık tıkları duyulanlardan. Adımladıkça bir gıcırtı kopar, döşemeler esner, bükülür, gamlanırlar. Öyle ya ne ayaklar bastı ona? Ulema, fukaha, suleha... Müdavimlerden biri on dakika evvel gelmiş varilden bozma sobayı alevlendirmiştir, nasıl odun kokusu. Çıtırtı içinizi ısıtır, dönersiniz ohhh biraz da yanlarınıza... Böyle bir camiye “be bi bü” diye heceleyen minikler, kenarda köşede ezber yapan mollacıklar yakışır. Hoş kurulduğu günden beri tıfılları ağırlaya gelmiştir, Tek partili yıllar sayılmazsa... Sor yaşlılara anlatsınlar... Baskı, dipçik, jandarma... Müezzin sanki uzaklardadır, sesi derinden gelir, siz de katılırsınız ona... Ezan bitince eller açılır “Allahümme rabbe hazihi’d-da’veti’t tammeh...” Kalkar sünneti kılarsın, sonra saf tutarsınız omuz omuza... İmamın kırâeti berraktır, sadece kulağınıza değil yüreğinize de işler, gamdan kirden arınırsın adeta. Zaten bizim nesil sureleri hoca efendilerin ağzından kapmıştır. Duya duya... Sorsalar ezberiniz yoktur ama dinlerken bir sonraki ayet geliverir hatırınıza. Ağır ağır kılarsınız, tadına vara vara. Kavmede ve celse de vücudunuz sükun bulur. Tek tek okursunuz “Sübhane Rabbiye’l-âla!” Yaşlılar sub’ların “b” sine basar, aynları çatlatırlar. TESBİH DUA Amcam zeytin çekirdeklerini delmiş ipe dizmiş. Taneler çekile çekile yuvarlanmış, parlamışlar. Sanırsın formika. Hurma çekirdekleri, andızlar, boncuklar, yabani tohumlar... Hanımnineler yünden orlondan püskül takmışlar. Ve duaya durursunuz, kollar omuz hizasında... İki dakikada yorulacak aczinizi anlayacaksınızdır. Ya Rabbi zayıfım, muhtacım. Ses kısık, boyun bükük, ah bir de gözünde yaş olsa... Hoca efendiler nemazı müteakip aşr-ı şerif okurlar. Bazen gençlerden birine işaret ederler, hazirun tilavet edene döner, hürmette bulunurlar. Cemaat birden ayaklanmaz, çoğunun vazifesi vardır, kimi tevhid çeker, kimi istiğfar. Çıkanlar da dönüp dönüp mescide bakar. “Bak gidiyorum ama yine geleceğim. Bir sonraki vakit buradayım mutlaka!” Hazire de es geçilmez, caminin banisi, eski imamları, müezzinleri fatihasız bırakılmaz. Oku sana da okusunlar. Bu işler sırayla.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT