BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Hayata ebediyet şerbetini içmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibi, en pembe duygularımızla sıkı sıkıya sarılmıştık. Nefsimizin yönlendirdiği, gafletimizin demlendirdiği, kibrimizin taçlandırdığı bir ucuz düzen kurmuştuk.



Kumdan kaleler yapmıştık Hayata ebediyet şerbetini içmiş gibi ve hiç ölmeyecekmiş gibi, en pembe duygularımızla sıkı sıkıya sarılmıştık. Nefsimizin yönlendirdiği, gafletimizin demlendirdiği, kibrimizin taçlandırdığı bir ucuz düzen kurmuştuk. Kendi dünyamızı kendimiz yapmıştık (!). Öyleyse kendi dünyamızın kurallarını da kendimiz koymalıydık. Hem de kural tanımadan... Üstelik bu dünyanın nimetlerinden de azami ölçüde faydalanmalıydık. Çünkü hiç aklımıza getirmek istemediğimiz ölüm vardı başucumuzda. Kendi dünyamızdaki kurallara uymayan bir ölçü; ölüm! Halbuki ne kadar istemiştik ölümsüz olmayı... Hayır, unutkan değildik. İşimize gelmeyen şeyleri kolayca unutabiliyor ancak yüzde onunu kullandığımız beynimizin en ücra köşesine, yani kömürlüğe atabiliyorduk. Ama silemiyorduk. Olsundu. Geceleri kaygısız bir biçimde rahat uyuyabiliyorduk ya. Uyumaya alışmıştık, hayata alışmıştık, alışmak en büyük alışkanlıklarımızdandı. Velhasıl işler yolundaydı. Kıyameti yaşıyorduk Bir gece uykunun en demli anında sallanıverdik. Bu gafletiniz yeter, kendinize gelin ve silkinin der gibiydi deprem. Kendi dünyamızın temel taşları, kolonları, kirişleri çatırdamaya, yıkılmaya yüz tutmuştu. Evlerimiz iskambil kağıtları gibi ardı arnıda yıkılıyordu. Canımızın derdine düşmüştük. O an sadece kendi canımızı kurtarmanın telaşındaydık. Çoluğumuzu çocuğumuzu, eşimizi dostumuzu, evimizi barkımızı unutmuştuk. Kıyameti yaşıyorduk. Can verecek saat bu an idi. Demek ki, yolun sonu burada bitiyordu. “Ne oluyor?” demiştik. Halbuki, Kutsal Kitap’ta “Ne oluyor dendiği zaman?” ne olduğu yazılıydı ama... Çok uzun yıllardır yaptığımız, biriktirdiğimiz, aldığımız şeylerin altında kalıyorduk. Evimiz çöküyor, başımıza bardaklar, tabaklar düşüyor, televizyonlar kırılıyor, deniz yarılıp bizi yutuyordu. “Unutma ki, dünya fani, veren Allah alır canı” demişti bu ülkenin ozanı. Evet, bu şarkıyı nicedir söyleyip durduk dilimizle ama sırrını anlayamamıştık. Sırra erememiştik. Sırlara nasıl erilir, Kutsal Kitap’ta yazılıydı ama... Hangi kırıklar?.. Uzmanlar kırıklardan söz ediyordu. Modellemeler sunuyor, tahminde bulunuyor ve plan yapıyorlardı. Bizim de kendi dünyamızda planlarımız vardı. Tilki misali, hep bu dünya üzerine. Ama planlarımız kıyamet anında geçerli değildi. Bunu o demli gecede iliklerimize kadar yaşamıştık. Çünkü tutunacak hiçbir dalımız yoktu. Elimizi tutan yoktu. Ayağımızı bastığımız yer bile kayıp gidiyordu. Koca dağlar, denizde yüzen gemiler gibiydiler. Dağların yüzdüğü Kutsal Kitap’ta yazılıydı ama... Can boğaza geldiğinde geçmişimize ve kendi dünyamıza baktık, tıpkı bir film şeridi gibi. Hiçbir şey yoktu inanın. İçi kof, sığ bir hayat sürmüştük. Uçsuz bucaksız bir mana ummanının kenarında kumda oynamış, kumdan kaleler yapmıştık, yıkılmayacağını sandığımız. Fakat ummandan gelen derin bir dalga kalelerimizi silip süpürdü. İnsanlar arasında bir sürü kırık, insanların kendi içinde de bir sürü kırık vardı. Kırık sadece taşs kürede değildi. Üstelik kırıklar her alanda hem artıyor, hem de kırıkların her iki yakasındaki aralık büyüyordu. Boşluğa yuvarlanıyorduk. Boşluk içimizdeydi. Gönlümüz en boş olan yerimizdi. Boş gönüllerin nasıl taşıp çağlayacağı kutsal kitapta yazılıydı ama... Uzun söze hacet yok dostlar, biz de şairin dediği gibi deyiverelim: Hani Hak’tan titreyiş, hani gözlerinde nem Düşün ki iki yer var, ya Cennet, ya Cehennem. İsmail Necip YÜKSEL Çanakkale geçilmez Çanakkale’dir Anadolu’nun kapısı Dikdörtgendir şu ülkenin yapısı Türkler’indir bu yerlerin tapısı Gelme düşman Çanakkale geçilmez. Seddülbahir, Zığındere, Arıburnu diyar Git gafil düşman değer size nazar Buraları olur ya makber, ya mezar Gelme düşman Çanakkale geçilmez. Yiğitlerim Ahmet, Mehmet, Yahya, Hasan Yakışmaz bize bu sıfat hasta adam Dünya görür hasta değil usta adam Gelme düşman Çanakkale geçilmez. Ecebey, Conkbayırı, Anafartalar Buraları gelecektir size dar Orada, Mustafa Kemal var Gelme düşman Çanakkale geçilmez. Mehmet KOÇ/ ÇANAKKALE Zaman zaman içinde Bir zamanlar barış iklimi vardı İlmik ilmik sevda kilimi vardı Güven limanında mevsim bahardı Şimdi hazan erdi deniz kabardı Fırtınada batan yelkenim kaldı. Pembe ufuklarda güvenim vardı Sanmıştım ki beni sevenim vardı Güvendiğim dağlara da kar yağdı Maziye baktıkça akar göz yaşım Dertle kardeş oldum, acı sırdaşım. Bahçemde solmayan gülüm vardı Gülşende şakıyan bülbülüm vardı Bir sevda ki aşıklar kıskanırdı Mevsim güze döndü gazel döker gül Virane bahçede ağlıyor bülbül. Nihayet AĞÇAY/ İSTANBUL Hülya Her şeyde seni görürüm her baktığımda sen varsın Üzüntümde, kederimde sevincimde sen varsın Lalesinde, gülünde doğanın her güzelinde Yeşilinde, sarısında pembesinde, morunda Arıların en sevdiği çiçeğinde sen varsın Esmesinde rüzgarın sıcağında güneşin Rüyamdaki hayalin gerçeğinde sen varsın Dalgasında denizin beyazında martının İçimdeki coşkunun derininde sen varsın Lazım değil bana Başka hayaller En güzel hülyamın ortasında sen varsın. Dr. Şerafettin YAMANER/ İSTANBUL Yalnızlık Bir köşeye çekilip, anılarla başbaşa Kalmak istemiyorum, geçmiş olsa da çağım Sen, arzu ediyorsan benden uzakta yaşa Unutulmuş olsam da hep seni anacağım Ne bekleyen biri var tren istasyonunda Ne de gülümseyerek evde beni arayan Yalnızlık birleşiyor bu yolların sonunda Beyaz renkli bir kedi kapımı aralayan... Funda SONER/ YALOVA İsimsiz şiir Bir’di, binbir oldu zahmetsizce Sonra milyar oldu, milyonları ezerek Kısa zamanda trilyonlara ulaştı Ve hayatının sonuna doğru Bir küçük sıfırla çarpıldı Gözlerini yumduğunda yine bir’di Ahirete bir başına gelmişti. İbrahim ARSLAN/ ZONGULDAK Olsaydı Şu çam olsaydı böyle bir gece karanlığında Işıl ışıl bütün yıldızlar sarsaydı onu Gözlerimi kamaştırsaydı Hayalimdeki yıldızı tutabilseydim Gökten yıldız koparılmaz demeden Özlediklerimi uzaklarda Ay dedenin etrafında görmeseydim. Sende bir yıldızsın Ne çamın etrafındaki hayal gibi yakın Ne dokunulmazlığınla düşünmeden yapamadığım Olsun Sürpriz olur bakarsın kanat takmışım Ömrüm yetmese de Kanatlarımı sana çırpmışım Bir ömür boyu... Nurten ŞAHİN/ İSTANBUL Nevbahar Uzandım yemyeşil sonsuz döşeğe Hayalim bin renkli bahar açıyor Zemheri, soğuk kış günü köşeye Sıkışmış güneş bin ümit saçıyor. Günle gülen tarla, zümrüt yeşili Kükrüyor vadinin durgun deresi Karışır rüzgara kuşların sesi Sıkılmış tabiat nimet saçıyor. Baş kaldırmış tohum kara toprağa Selam verip geçer rüzgar bayrağa Şahlanır mevcudat kalkmış ayağa Sıkılmış kainat rahmet saçıyor. Yılmaz GÜL/ MANİSA Yediveren gülü (Çocuklarımızın anası, neşe ve kederlerimin ortağı karıma) Fotoğraflar Fotoğraflar... Gözlerinde pırıl pırıl bahar. Beyaz bulut mu bu, Yoksa kar? Sevmeye, Gözbebeklerinde Durmaya doyamadığım Kardelenim Bu sen misin? Ben ne etmişim sana! Evden işe, İşten eve; Mutfakta bulaşık, Sonra çamaşır... Çocuklarımız cıvıl cıvıl. Otur hele. Çay demledim kendi elimle Sevgin kadar billur. Kirpiklerin yorgun, Kalbin yorgun; Yanımda dur. Sıcacıksın yine Çocuklarımız cıvıl cıvıl. Göz çukurlarında kırışık. Bak gökte bir ışık. Bir de yanında. Bunlar biziz. Cıvıl cıvıl çocuklarımız. Baharsın yine. Nar tanem, Nur tanem, Gül’üm Yediveren; Ben ise çiy damlası Yapraklarında eriyen! Arif Altındağ/ İstanbul
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT