BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > NOSTALJİ/ Çerezde asırlık damga

NOSTALJİ/ Çerezde asırlık damga

Kuruyemişçiliği Rumlar yaptığı için Türklere dükkan verilmezmiş... Mısırçarşısı’nın restorasyonundan sonra İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Dr. Lütfi Kırdar, Hacı Hüseyin Palancı’ya iki dükkan vermiş...



abaları Malatyalı Hacı Hüseyin Palancı, memleketinden İstanbul’a göç ettiğinde, Eminönü’nde 1892 yılında küçücük bir kuruyemişçi dükkanı açmış ama bütün amacı Mısırçarşısı’nda bir yere taşınmakmış. Ama o zamanlar Mısırçarşısı’nda kuruyemişçiliği hep Rumlar yapıyor, sanki sözleşmişçesine Türkleri burada barındırmazlar ve hatta toptan malları bile birbirlerinden alırlarmış. Bu vaziyet 1940 yılına kadar sürmüş ta ki, birgün Malatya Milletvekili Osman Taner’in hemşehrisi Hacı Hüseyin’in küçük dükkanına özlediği kuru kayısı ve erik ile pestil almaya gelinceye kadar. İki Malatyalı, memleketten, hemşehrilerinden ve işlerden bahsederken bir ara Milletvekili Osman Bey, Hacı Hüseyin’e takılmış: -Hüseyin Ağa, bu dükkana iki kişi zor sığıyor, daha büyük bir yere neden taşınmıyorsun?... Sonra da biraz iğnelemiş hemşehrisini: “Biraz kesenin ağzını aç da, gelen müşteriler alışveriş yaparken iskemleye ilişiversinler...” Çetin Palancı sonrasını babasının ağzından bize olanları aynen nakletti: - Babam, taşı gediğine koymak için hemen ağzına geleni söylemiş ve demiş ki, “Osman Bey, siz sadece Malatya değil, Türkiye’nin de Mebususunuz, Mısırçarşısı’nda boş iki dükkan var ama Rumlardan bize kendi memleketimizde yaşama hakkı mı var? Orada bu işi yapanların hepsi de Rum ve asla Türkleri aralarına almak istemiyorlar!...” Milletvekilinin kanına dokundu Çetin Palancı sonrasını şöyle anlattı: - Malatya Mebusu Osman Taner, babama veda bile etmeden soluğu zamanın Vali ve Belediye Reisi Dr. Lütfi Kırdar’ın makamında almış. Babamın yakınmasını aynen nakledince, ertesi günü sabahın saat 9’unda Vali bey ile milletvekili Mısırçarşısı’na damlamışlar ve boş olan aylardır kiraya verilmeyen iki dükkanı hemen Hüseyin Bey’e kiraya verirlerken, Valinin Mısırçarşısı’na gelmesi üzerine Rum kuruyemişçiler adeda isyan bayrağını çeker gibi: “Vali Beyefendi, burada kuruyemişçi sayısı çok, bu iki dükkan da aynı işi yaparsa bizler iflas ederiz...” diye yakınmışlar. Dr. Lütfi Kırdar’ın cevabı şu olmuş: “ Allah herkesin rızkını verir, sizin meslektekilerin sayısı ne kadar çok olursa burası da pazarı olur...” Eleman sıkıntısı Çetin Palancı 1940 yılında 12 yaşında, kardeşi Metin de 10 yaşında ve her ikisi de ilkokula gidiyorlar. Bu yılları yine Çetin Palancı’dan dinliyoruz: - Koca dükkanda babam ve iki tezgahtar çalışıyor. Babamın biraz eli sıkı, fazla adam almıyor ve tüm umudu da ben ile Metin kardeşimde. Bize bir gece evde yemek yerken şunları söyledi: “Sizin okul öğlene kadar, öğlenden sonra haşarılık yapıyorsunuz. Bundan böyle, okuldan çıkar çıkmaz dükkana gelip yardım edeceksiniz. Gece de derslerinizi burada yaparsınız...” Çetin Palancı sonrasını da şöyle anlattı: - Ben Metin’in ayağını dürtüyorum, o da benim ayağımı. Bu sözler bize kuvvet verdi, çünkü dükkanı özlüyoruz ama babamdan korkumuzdan gidemiyoruz. Ve ertesi günü okuldan, koşarak Mısırçarşısı’ndaki dükkana geldik ve hemen işe başladık. Müşterilere o dönemde küçük kese kağıtlarında istenileni verirdik. Bir yandan çeviziçi, fındık, üzüm, kurudut, leblebi, çekirdek, tuzlu fıstık doldurup verirken, bir yandan da avuçlarla ağzımıza atardık. Bununla da kalmaz pantolon ceplerimize doldurur ertesi günü okuldaki arkadaşlarımıza ikram ederdik. Öyle zaman olurdu ki, kuruyemişten karnımız doyar, gece de yemek yiyemezdik birgece babam bize çattı: “Ne o, siz fındık, fıstık, üzüm incir ve cevizli karnınızı doyurup akşam yemek yemiyorsunuz?...” deyince oburluğa nokta koyduk. Modern ambalajda Malatya Pazarı’nın ürünleri başta Migros olmak üzere bütün süper marketlerde hem açıkta, hem de şık ve zarif ambalajlarda satılıyor. Ayrıca Büyükçekmece’de kurulan modern fabrikada 300 kişi çalışırken robotlar tarafından ambalajlama yapılıyor. Malatya Pazarı şirketleşmiş. Çetin Palancı Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütürken, Metin Palancı 2. Başkanlığı üstleniyor. Aile şirketinde Ahmet Palancı Mağazalar Genel Müdürü görevinde, Genel Koordinatörlüğü Mehmet Palancı ve Umum Müdürlüğü de Murat Palancı yapıyor. Ve başta Amerika olmak üzere Avustralya, Afrika ve Türk Cumhuriyetlerine, Avrupa’nın tüm ülkelerine ihracat yapılıyor. Metin Palancı ile Ahmet Palancı da gururla “Türk Ülkeleri hep bizim ürünlerimizi alıyor, Amerika’daki marketlerde hep Türk Kuruyemişleri önde geliyor...” diyorlar. Beşköprü’den ıslama köfteye... ¥ Baştarafı 2. sayfada Sonra üstüne basa basa “Geçme namerd köprüsünden ko aparsın su seni / Sinme tilki gölgesine ko yesin aslan seni!” der ve nehre yürür. Kalabalık “Eyvah! Zavallı ihtiyar sulara kapılacak” diye dursun bir gürültü kopar. İlerilerden ama çok ilerilerden ovalar yırtılır, dağlar devrilir. Sakarya kendine başka bir yol edinir. Sakar Baba şaşkın bakışlara aldırmadan yürür, boşalan nehirden karşıya geçer. İşte o gün bu gündür Sakarya yeni yatağında akar. Jüstinyen Köprüsü cascavlak ortada kalır. Böyle bir şey olabilir mi? Vallahi olur. “Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur Sırtına Sakarya’mın Türk tarihi vurulur.” Şimdilerde Beşköprü’nün altından çeşme yalağından taşan kadar bir su akıyor. Eh bunu aşmak için de köprü filan gerekmiyor. Çocuklar bile seke seke geçiyorlar. Sakarya’nın adı Sakar Baba’dan mı gelir bilemiyoruz. Ancak yöre halkı bu Allah dostunu çok seviyor. Nurlu türbesini sıkça ziyaret ediyorlar. Biz de öyle yapıyoruz, önce Sakar Baba’ya Fatiha okuyor, sonra Beşköprü’ye gidiyoruz. Beş on kare resim ya alıyoruz, ya almıyoruz Murat Başaran kolumuza giriyor “Acıkmış olmalısınız” diyor, “Haydi gidelim”. Ev sahibi ya, illa bir yerlere götürüp, bir şeyler yedirecek. O arada bir “ıslama köfte” lafıdır dolanıp gidiyor. Murat Abi’nin yüzü aydınlanıyor. “Bak bunu iyi dediniz işte” diyor “Köfteci Mustafa’yı görmenizi isterdim doğrusu”. Asırlık lezzet Köftecimizi şimdilerde sayısı azalan ahşaplardan birinde buluyoruz. İçi cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Yaşlı garsonun “Ne alırdınız?” demesine gerek yok. O sadece “ne kadarını” soruyor. Köfteler pişinceye kadar önümüze iki tabak piyaz ve odun fırınından çıkmış kütür kütür ekmekler bırakıyor. İri iri fasulyelerin üstünde bir avuç yumurta. Haşlanmış dilimler sarı sarı gülümsüyor. Ak soğanlar şeker gibi, belli ki onları anlayanı seçiyor. Bir kenarda bol sulu yatak limonu, bir kenarda kızılı berrak sirke şişesi. Yağı bile zeytin zeytin kokuyor. Küçük biber turşuları elbette acı ama öyle zehir gibi değil. Sadece çeşni katıyor. Tam piyaz tabağının dibi görünmeli olurken köftelerimizi getiriyorlar. İnanın, insanın köfteleri bir kenara itip ekmekleri yiyesi geliyor. Islak ekmekler et, biber ve köz kokuyor. Köfteler çıtır çıtır, duruşu bile diş kaşındırıyor. Ayranlar kendi imalatları ama (hani mektep kantinlerinden hatırlayacağınız) plastik kapaklı tombul şişelerde sunuluyor. Belli ki yoğurdu seçme. Şöyle “nemm nemm” yapınca damağınıza mis gibi süt tadı yayılıyor. Servis ve yemekler neyse de benim dikkatimi ihtiyar garsonlar çekiyor. Belki babam yaşındalar ama işlerini severek yapıyorlar. Yediğinden haz alan insanları gördükçe yüzleri gülüyor. Müzayedede fiyat artıran alıcılar gibi “Beş, altıbuçuk, yedibuçuk, dokuz oldu” diye bağırıyorlar. Seslerinde tarifi zor bir neşe var. Yorulmuyor, durulmuyor, kızmıyorlar. Murat Abi onlara baktığımı farkedince “Biliyor musun” diyor, “Ben ilkokul sıralarındayken de bu adamlar hizmet ederlerdi. Liseye gittim, yine onlar. Üniversiteye gittim yine onlar. Mezun oldum, çoluk çocuğa karıştım hâlâ onlar. Haydi ben neyse de büyüklerimiz bile bunları görünce çocukluğunu hatırlıyor.” Gazeteci değil mi, Mehmet Dikbayır dayanamıyor. Makinesini çıkarıp ocağı, garsonları, müşterileri çekmeye başlıyor. Hiç tanımadığı adamlara mizansenler yaptırıyor. Hatta zaman zaman kızıp “olmadı ama” diyor, “hani ben söylemeden köfteyi ısırmayacaktın.” Eh bize de işin muhabbetini yapmak kalıyor. Muhacir sabrı Ustalarla tanışıyoruz. Mevzuyu açmak için (lâf ola beri gele cinsinden) soruyorum: “Köftenizin sırrı?” Yılmaz Amcam duvardaki çerçeveyi gösteriyor. Bu kenarları sararmış kağıtta müessesenin kurucusu Mustafa Bey’in resmi var. Altında zor zahmet okunan silik bir rakam. - Bakasın şu resme, altında ne yazar? - 1912 - Başka süze gerek vardır? - Tecrübe yani.. - Helbet. - Peki ya siz? Bunca yıldır, burada? - Ben Yuguslav güçmeniyim. Kumanova’dan. Anadolu’ya geldiğimizde açtık, açıktaydık. Allah rahmet eylesin Mustafa Bey bize agalık, babalık yaptı. Şu önlüğü giydiğimde 18 yaşındaydım ve bekârdım. Şimdi 6 çucugum, 12 torunum var. Ama zor günlerimde açılan kapıyı unutamam. İşte sadakat denilen şey bu. Öbür yaşlılar da muhacir. İrfan Usta Kosovalı, Rahmi Usta Makedonyalı. Hoş, köfte bir Rumeli lezzeti. Üsküp’te, Kalkandelen’de, Ohri’de namlı ustalar yetiştiğini söylüyorlar. Zaten o yıllarda Anadolu’ya gelen göçmenler ya aşçı ya helvacı oluyorlar. Nadiren değirmencilik, bahçıvanlık yapıyorlar. Davlumbaz iştah kabartan dumanı yutup sokağa taşıyadursun, köfteler cızırtıyla sağa sola devriliyor. Bir ara İrfan Usta telaşla gelip “Hacı Efendi’nin yüzlüğü n’oldu?” diyor. Soruyorum: - Yüzlük de ne demek oluyor? Yaşlı adamın gözleri dalıyor. Önce derin bir “Heey hey” çekiyor, sonra “Bilir misin kızanım” diyor, “bir zamanlar köftenin porsiyonu yüz para idi. Eskiler hâlâ o günleri yaşatır,’ yüzlük ver, ellilik ver’ derler” Islama köfte, ismini tabağınıza konulan ekmeklerden alıyor. Bu ekmekler önce et suyuna sonra yağda kızdırılmış pul bibere batırılıyor ve közün üzerine bırakılıyor. Etle birlikte döne döne lezzet yükleniyor. Köftelere gelince... Amaaan hiç tarif etmeyeyim nasıl olsa böylesini beceremeyeceksiniz. En iyisi yolunuz düşünce uğrayın, bizi hatırlayın. Bizimki de iş yani. Güya bu gün Adapazarı’nı anlatacaktık sizlere. Bir köprü ile bir köfteciye takıldık kaldık. Sanki koca kent bunlardan ibaret. N’apalım önümüzdeki haftalara da malzeme kalsın. Di mi ama?
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT