BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tel dolap, tahta oturak

Tel dolap, tahta oturak

Biz eskiden eskiden, Su içerdik destiden



Biz eskiden eskiden, Su içerdik destiden Kiracılar mütemadiyen müteyakkız olmalıdırlar. O zamanın evleri ev değil, suyu akmaz, çatısı damlar. Baca çekmez, kanalizasyon geri basar. Azıcık düzgününü bulan dakika durmaz. Bu yüzden eşyanız at arabasına sığmalıdır. İki göç bir yangın derler, zayiat kaçınılmaz. Buzdolabını çamaşır makinesini kim kaybetmiş ki sen bulasın. Hem elektrikli cihaz için önce “ceyran” lazımdır di mi ama? Evlerde bir oturma odası olur, ortada üç mekik kilim. İki karşılıklı divan, bir kırlent, üçerden 6 goblen yastık tamam. Divanlar önceleri tahtadan çakılırdı, sonra yaylılar yayıldılar. Somyaların helezonları tez açılıp uzar. Eee zıp zıp zıplarsan olacağı bu. Malzeme yorulması diye bir şey var. Yemek masasını yazlık sinemalarda görürsün, Danyal Topatan baş köşede, uşaklar hizmetçiler filan. Anamız ise sofra bezini yayar, tahta sofrayı ortaya koyar. Misafir gelirse erkeklere sini çıkar, ayakcak denilen mafsallı bir tahta vardır açar, tepsiyi oturturlar. Çorba, yemek, cacık, pilav ortadan yenir, kaşıklayan kaşıklayana! Kış geldi mi çingene sobası kurulur. Bilirsiniz, hafif ve pratiktir, incecik sac. Paslandıkça yaldız boyayla boyarsın, ilk yanışta leş gibi kokar. Önce çıra ve kozalakları tutuşturursun sonra meşe odunlarına gelir sıra. Alevler yükselince borular kızarır, eğer kibrit değdirirseniz felaket cozlar. Bunu kendi keşfim sanıyordum, meğer bütün çocuklar biliyormuş, işe bak! Odunlar kabukludur, yosunludur. Aralarında haşerat çıkar mı? Çıkar. Bu yüzden yere sıkı sıkı vurur, mahlukatın dökülmesini sağlarlar. Kaidedir hiçbir canlı yakılmaz, suda da boğulmaz. Komşulardan biri taşınıyordu, biz mahallenin veledleri yardım ediyoruz. Biri iki ağır parçanın altına girdim, tükendim. Bu sefer es geçeceğim, hafif bir şeyler götürecek, belimi dinlendireceğim güya. Baktım ufak tefek bir soba. Tamam dedim tam bana göre. Kucakla gitsin sıranı sav. Ugggh... Bu da ne lan! Meğer Auer’miş, temizinden 100 okka. Döküm sobaları tanımıyorduk daha, Şakir Zümre ile dost olacaktık ama daha sonra. ZibroKamin’e hiç girmeyelim bu yazıda yer yok ona. Lakin kuzineyi atlamayalım, bakın bunlarla hem ısınır, hem de tencere kaynatabilirsiniz. Külüne patates gömebilir, kestane pişirebilirsiniz sonra. Kapaklı hazneye tepsi de atabilir, fırın gibi de kullanabilirsiniz icabında. MUTBAH?HAMAM?HELA Mutfakta bir tel dolap bulunur, sineklerin saldıracağı ne varsa buna koyarlar. Yarım yemekler, peynir, zeytin, yağ, kavurma... Hararet ve rutubet için yapacak şey yok, buzdolabı otomobil parasınadır zira... Altına kap kacak atılır, elek, sahan, rende, havan, sırça. Musluk üstüne de bi raf çakarlar, önlerinde çıta. Kadıncağızın 6 tane melamin tabağı vardır buraya dizer itinayla... Yerde bir gaz ocağı olur... Pompalarsan alevlenir, bırakırsan mızıldar, ölü gözü gibi yanar. Banyoya bir tahta oturak çakar, bir çift takunya atarlar... Bakır güğüm, galveniz leğen ve su kabağından maşraba. Hava soğuksa ananız kıyamaz leğeni odaya alır, sizi soba yanında yıkar. Bu şefkat alkışlanasıdır, ah bir de sabun kalıbını kafanıza kafanıza vurmasa. Helâlar alaturkadır tabii, tepede küçük camı vardır, havalanır, 6 ayda bir kireçle boyanır. O zamanlar ibrik pahalı, daha ziyade konserve kutuları kullanılır. İki çivi arasına bir ip çeker, taharet bezlerini sıralarlar. Bazı meraklı teyzeler buna bile oya yapar. Avrupalıların kağıt kullandıklarını duyar cık cık ederdik, kağıda hürmet gerek, hiç olur mu ya? Çamaşır tek kelime ile çiledir. Ovala, çitile, durula! Beyazları kazanda kaynatılır, Hypo’lara ney basılır üç kere şartlanır. Bir de çivit meselesi var karışık vakıa... Ütü kapaklı demirdendir, içine kor kül koyacaksın da... Zahmetli iş vesselam. Bırak buruşuk kalsın dedirtir adama. MİSAFİR?SULTAN Misafir odasında şilteler ve ot minderler olur, duvara bi çakaralmaz asar, ceviz radyonun üzerine dantel mantel atarlar. Kıble cihetinde o malum halı... Kabe-i Muazzama... Ya da Ravdai Mutahhara. Yerde bir Isparta. Halı dediğin servet, ölüsü bile para. Zenginler Bünyan ya da Eğin yayar, extra nazar toplarlar. Bir köşede katlanmış yataklar olur, misafir geldi mi açıverirler anında. Yastık kılıfları sanat eseridir, sakız gibi beyaz, mis gibi lavanta.... İnsan kafasını koymaya çekinir valla. Kenarda bir tahta beşik durur, bir sabah kalkmışsın, aaa minik kardeş yerleşmiş bile, agu agu sırıtmakta. Bazen kuduracağınız tutar. Çorapları iç içe geçirip top yaparsınız. Çift kale tepiş, kıran kırana! Terlersiniz yanaklar al al yanar. Gülmekten karnınıza ağrılar girer, kıkırdarsın kıkırdarsın vidalar gevşer sonunda. Şimdiki salonlara bakıyorum da, avizeler vitrinler, vazolar, fiskoslar, zigon sehpalar, oymalı koltuklar... Ev değil müze. Beyaz halı da ne ya? Bi çay dökülsün dünyan karara! Çocuk kıpırdasa şışşt çekiyor, parmak sallıyorlar. Ulen yarın fotoğraflara bakıp pişman olacaksın, çok ararsın kuşlar uçunca... Yemişim tahtasını, mermerini, camını. Evlattan kıymetli değil ya. Bir gün yere misafir yatağını yaymışım bilmem ablam bilmem abim şut çekiyor bana. Bir yandan uçuyor, bir taraftan anons veriyorum. “Turgay’dan müthişşş bir kurtarışşş daha!” Annem kapıyı açtı, baktı, gülümsedi hatta. Ondan aldığım cesaretle duvara kale çizdim. Niye bozuldu, anlayan varsa söylesin bana!
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT