BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Abdülkâdir Kânî

Abdülkâdir Kânî

“İcâzet ve Hilâfet, tâliblerin kalblerine ihlâs yerleştirmesi için, olgun birisine izin vermek demektir. Kendisine izin verilen zâta ‘Halîfe’ vey⠑Vesîle’ denir.”



Abdülkâdir Kânî, Irak’ta yetişen velîlerdendir. “Âlimlerin Hocası” adıyla şöhret buldu. 1863 (H.1280) târihinde Kânîkeve’de doğdu. 1919 (H.1338) târihinde Biyâre’de vefât etti. Hocası Şeyh Ömer Rızâüddîn hazretlerinin kabri yanına defnedildi. Abdülkâdir Kânî, vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki: Tasavvuf, Allahü teâlâ ile olmak ve iyi ahlâk edinmek ve İslâmiyyete uymaktır. Allahü teâlâdan başka şeyleri kalbden çıkarıp bütün âzânın Muhammed Mustaf⠓sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine uymasıdır. Allahü teâlâ ile olmaya, (Hudûr) denir ki, hadîs-i şerîfte bildirilen (İhsân) mertebesidir. İnsanın kalbi bu mertebede olmalıdır. Bu ni’meti kime ihsân ederlerse, büyük saâdet bilsin! Allah ismini yüksek sesle söylemek, kalb hastalığının ilâcıdır dediler. Fakat sessiz söylemek, dahâ fâidelidir. Sessiz yapılan zikrin dahâ efdal olduğu hadîs-i şerîfte bildirildi. Kalbdeki ateşi arttırmak ve gevşekliği gidermek için sesli söylemek câiz olabilir. Çok söyleyince ve riyâzetler çekilince, kalbde Allah sevgisi çoğalır, (Vahdet-i vücûd) sırları hâsıl olur. (Vahdet-i vücûd), mümkinâtı yanî mahlûkâtı tek bir varlık görmektir. Yoksa, mahlûkları Allahü teâlâ bilmek değildir. Aşk-ı ilâhînin kalbde hâsıl ettiği hâl sâhiblerinin vahdet-i vücûd sözlerini işiterek, kendi görüşleri ile ve hayâlleri ile böyle konuşup kendini vahdet-i vücûd sâhibi göstermek akla da, İslâmiyyete de uygun değildir... İCÂZET VE HİLÂFET (İcâzet) ve (Hilâfet), tâliblerin kalblerine ihlâs yerleştirmesi için, olgun birisine izin vermek demektir. Kendisine izin verilen zâta (Halîfe) veyâ (Vesîle) denir. Kendisine izin verilecek zâtın kalbinin kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması ve sabır, tevekkül, kanâat, rızâ, teslîm sâhibi olması, dünyâya düşkün olmaması lâzımdır. Bu yüksek mertebe, ancak (Selef-i sâlihîn)e uymakla ele geçebilir. [Eshâb-ı kirâm ile Tâbi’în-i ızâma (Selef-i sâlihîn) denir. Üçüncü ve dördüncü asrlarda gelen İslâm âlimlerine, (Halef-i sâdıkîn) denir.] Bu hâller ve keyfiyyetler kalbde hâsıl olmadan, vaaz etmesi için izin vermek harâmdır. Tesavvuf büyüklerinin yolunu bozmak olur. Birisini mağrûr yapmak [kendini beğenmesine sebeb olmak], bir tâlibi, bir âşıkı da acemi ellere düşürerek mahrûm etmek, akla da, İslâmiyyete de uygun değildir...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT