BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Suriye - Irak - İran hattında zemin kaygan

Suriye - Irak - İran hattında zemin kaygan

Orta Doğu’nun tarihi; savaşlar, ayaklanmalar, kışkırtmalar ve ihanetlerin yüzlerce örneğiyle doludur.



Irak Başbakanı Nuri el Maliki, önceki gün İran’ı ziyaret etti. Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ile de görüşen Maliki’yi, İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Rahimi karşıladı. Rahimi, iki ülke aleyhinde komplolar yapıldığını belirtti. ORTA DOĞU’DA PARKUR ZOR “Düşmanımın düşmanı dostumdur” yaklaşımı günümüzde en fazla Orta Doğu’daki siyasi aktörler tarafından benimsenmekte. Kaygan bir zeminden, ani manevraların yapıldığı zor bir parkurdan söz ediyoruz. ÇIKARLAR UĞRUNA MEZHEP AYIRIMI Müslümanın, bir Müslümana dost, bir diğerine düşman olabildiği bu coğrafyada çıkarları uğruna mezhep ayırımını körükleyenler bu bölgede yaşayan halkların huzur arayışlarına hizmet etmiyorlar. ÇATIŞMALAR, İKTİDAR ODAKLI Orta Doğu’da Sünni-Şii temelli bir çatışma olabileceğini söyleyenler apaçık bir gerçeği atlıyorlar. Bölgedeki mücadele mezhepler arasında değil, iktidar odakları arasındadır. O odaklar ise, işlerine gelen her şeyi olduğu gibi, gerekli gördüklerinde mezhep farklılığını da kullanmaktan çekinmezler. Orta Doğu’nun uzun tarihi; savaşlar, karşılıklı güç gösterileri, ayaklanmalar, kışkırtmalar, ihanetler, dönemsel ittifaklar, bölge dışı aktörlerle iş birliği ve neredeyse “ihlal edilmek için” yapılmış barışların yüzlerce örneğiyle doludur. Batıda Fas’tan doğuda Afganistan’a, kuzeyde Karadeniz’den, güneyde Hint Okyanusu’na uzanan bu büyük coğrafi alanda, hiç kimse tek başına uzun süreli “düzen” kuramamıştır. Düzen kurmaya kalkanlar, başka bir ifadeyle bu bölgede yaşayan herkese kendi doğrularını empoze etmeye girişenler, bölge dinamiklerini başka ilkelere göre şekillendirmeye çalışanların muhalefetiyle karşılaşmışlardır. BAŞKALDIRI VE ZULÜM Orta Doğu dinsel ve etnik bölünmüşlüğün en yoğun olarak görüldüğü bölgelerden biridir. Nüfusun büyük bir bölümü Arap olmakla birlikte, Türkler, Farslar, Kürtler, Yahudiler, Türkmenler, Asurîler, Berberiler, Ermeniler hatta az da olsa Çerkezler Orta Doğu’da yaşamaktadır. Orta Doğu halklarının büyük bölümü Müslüman olmakla birlikte, Hıristiyanlık, Musevilik, Dürzîlik, Yezidilik, Bahailik, Zerdüştlük gibi inançlara mensup olanlar da bu bölgenin nüfusu içindedir. Orta Doğu’nun her yerinde Müslümanlık aynı şekilde yaşanmaz. Çünkü genel bir çerçeve içinde Müslüman olarak nitelenmekle birlikte, Orta Doğu’daki Müslüman halklar bölünmüştür. Bu durum bugünün meselesi değildir. Hicri birinci asırdan itibaren esas olarak Sünni-Şii-Harici üçgeninde gelişen bu bölünme, bütün Orta Doğu’yu ihtiva eden özünü İslami değerlerden alan tek bir nizamın tesis edilmesine mani olmuştur. Bir mezhebin mensuplarının diğerleri üzerinde kısa süreli hâkimiyetleri mevzubahis olsa da, iç çatışmaların ve isyanların, dolayısıyla bunların bastırılması sırasında ortaya çıkan şiddetin önüne geçilememiştir. Aşağıdan gelen başkaldırı ve yukarıdan gelen zulüm bugün olduğu gibi, Orta Doğu’da dünün de gerçeğidir. MEDİNE VESİKASI FORMÜLÜ Bölgemizdeki tarihsel şiddet ve zulüm sarmalı İslam’ın özünden kaynaklanmaz. Aksine İslam hangi ırktan, etnik kimlikten ya da dinden olursa olsunlar bütün insanların birbirleriyle barış ve huzur içinde yaşamasını vazeder. Geçen hafta Kutlu Doğum vesilesiyle beşeriyeti şereflendirişini kutladığımız Hz. Muhammed döneminde Medine’de Müslümanlar ile Yahudilerin, Medine Vesikası üzerine bina edilen bir huzur atmosferinde yaşadıklarını tarihî kaynaklar kaydetmektedir. Hristiyanların ve Yahudilerin, “millet sistemi” içinde kendi dinsel kimliklerini kaybetmeden yüzyıllar boyunca Müslüman toplumlarla yan yana ve iç içe yaşayabilmelerinin gerisinde “Medine Vesikası” formülü yatmaktadır. YÜZYILLARDIR ÇATIŞMA VAR Bununla birlikte, Müslümanların arasında yüzyıllardır çatışmaların yaşandığı gerçektir. Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin başka Müslümanlar tarafından şehit edilmişlerdir. Evrensel bir din olan İslam’ı, kabileciliğin dar çerçevesine mahkûm etmeye çalışan Emevilerin Arap olmayanlara reva gördüğü muamele İslam coğrafyasında kırılmalara sebep olmuştur. Haçlı Seferleri ve Moğol istilası gibi dışsal müdahaleler karşısında birlik olmaya çalışsalar da, Müslümanlar arasındaki çatışma hiç eksik olmamıştır. Selçuklularla savaşan Gazneliler Müslümandı. Osmanlıların savaştığı Timuroğulları, Akkoyunlular, Memluklar da Müslümandı. 1514’te Çaldıran Ovası’nda sadece iki Müslüman hükümdar değil aynı zamanda iki Türk hükümdarı vardı. Yavuz Sultan Selim de Şah İsmail de Türkçe şiirler yazıyor, aynı kıbleye yönelerek ibadet ediyorlardı. İlerleyen yıllarda Osmanlı ve Safevi sultanları birbirleriyle rekabet ederlerken, dindaşlarına karşı Hristiyan hükümdarlarla ittifaklara girmekten çekinmediler. 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun neredeyse kâbusu haline gelen, ordusuyla İstanbul’a yürüyen Kavalalı Mehmet Ali Paşa da, oğulları da Müslümandı. Osmanlı hanedanının sona ererek yerine Kavalalı hanedanının kurulması, ancak Osmanlı devleti ile “Moskof” Rus Çarlığı arasında yapılan iş birliğiyle durdurulabildi. Daha yakın yıllara gelelim. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerle iş birliği yapmak suretiyle, “Cihad-ı ekber” ilan etmiş Osmanlı ordusuna karşı ayaklanan Şerif Hüseyin de Müslümandı elbet. Halife’nin ordusu Medine-i Münevvere’yi ve Kudüs-ü Şerif’i cansiperane savunurken, Şerif Hüseyin’in oğulları Faysal ve Abdullah, İngiliz istihbaratçısı Lawrence’la Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkıp, yerine büyük bir Arap Krallığı kurma planları yapıyorlardı. Birkaç yıl sonra Şerif Hüseyin’i Hicaz’dan zorla çıkaran Vahhabi Suudlar da Müslümandı. Üstelik onlar da, bir asır evvel, Osmanlı’ya karşı isyan etmiş ama bu isyan, daha sonra kendisi de asi olacak Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından kanlı biçimde bastırılmıştı. İlk Suudi Emiri olan Abdullah ibn-i Suud ise 1818’de İstanbul’da idam edilmişti. ATEŞKESE RAĞMEN KATLİAM 20. yüzyılın başı gibi sonu da Orta Doğu’da Müslümanların birbirleriyle savaşlarına sahne oldu. İran-Irak savaşında 1 milyondan fazla insan öldü. Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı giriştiği katliam; Hafız Esad’ın Hama ve Humus’ta gerçekleştirdiğiyle yarışır bir zulüm örneğiydi. Bush’un 2003’te saldırdığı Irak’ta bir daha taşlar yerine oturmadı. Irak halkı Arap, Kürt, Türkmen olarak bölünürken, Araplar da Sünni ve Şii fraksiyonlar halinde birbirleriyle çatışmaya başladılar. 2003’ten bugüne Amerikalıların Irak’ta öldürdüğü Müslümanların kat be kat fazlasını çeşitli Iraklı silahlı gruplar öldürdü. Bugün de, İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi Suriye’de Müslüman kanı dökülüyor. Kameralar önünde Cuma ve Bayram namazı kılarak, Müslümanlığı hakkındaki spekülasyonları ortadan kaldırmaya çalışan Beşar Esad, ilan edilen ateşkese rağmen ağır silahlarla halkını katletmeye devam ediyor. En büyük desteği de, dünyada tek “İslam Devrimi”ni yapmış olmakla övünen İran’ın yöneticilerinden alıyor! Bütün bunları yeniden alevlenen bir tartışmaya dikkati çekmek için yazdım. Orta Doğu’da Sünni-Şii temelli bir çatışma olabileceğini söyleyenler apaçık bir gerçeği atlıyorlar. Bölgedeki mücadele mezhepler arasında değil, iktidar odakları arasındadır. O odaklar ise, işlerine gelen her şeyi olduğu gibi, gerekli gördüklerinde mezhep farklılığını da kullanmaktan çekinmezler. Nasıl, Hicri birinci asırda İslam dünyasındaki ilk büyük hizipleşmenin gerisinde itikadi değil, siyasi mücadele varsa, nasıl Sünni Osmanlılar ile Sünni Memluklar bu topraklarda tek güç olabilmek için çatıştılarsa, nasıl 1501’de Şiiliği Safeviliğin resmî mezhebi ilan eden Şah İsmail, tıpkı Sünni Yavuz Sultan Selim gibi iktidarını paylaşmama niyetinde idiyse, bugün de Sünnileri ya da Şiileri kendi yanlarında bloklaştırmaya çalışanların gayesi bu bölgede hükümran olabilmekten ibarettir. İSLAM KARDEŞLİĞİ TEMENNİSİ... Bu gayeye ulaşabilmek için Orta Doğu’daki aktörler, tarihte onlarca defa örneklerini gördüğümüz gibi, yeri geldiğinde bölge dışındaki Müslüman olmayan güçlerle iş birliği yapmaktan da çekinmezler. “İslam kardeşliği”, mesele nutuk atmak olunca herkesin dile getirdiği ama çıkarlar söz konusu olduğunda kimsenin gereğini yapmadığı bir temenniden ibaret kaldı. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” yaklaşımı günümüzde en fazla Orta Doğu’daki siyasi aktörler tarafından benimsenmekte. Baksanıza; “yüksek düzeyli siyasi istişare” ortağımız Irak Başbakanı Nuri el Maliki bir anda Türkiye’yi nasıl da, “bölgede düşman haline” gelmekle itham ediverdi. Kaygan bir zeminden, ani manevraların yapıldığı zor bir parkurdan söz ediyoruz. Müslümanın, bir Müslümana dost, bir diğerine düşman olabildiği bu coğrafyada çıkarları uğruna Müslümanlar arasında mezhep ayırımını körükleyenler elbette bu bölgede yaşayan halkların huzur arayışlarına hizmet etmiyorlar. Suriye-Irak-İran hattında ortaya çıkan iş birliğini, uluslararası ilişkiler disiplininin temel ilkelerini göz ardı ederek, sadece mezhep temelli bir dayanışma olarak yorumlayanlar, Sünnilerin ve Şiilerin birbirlerini daha fazla ötekileştirmesi amacına, bilerek ya da bilmeyerek alet oluyorlar. Suriye’de Esad rejimine karşı gösteriler hız kesmiyor. İdlib şehrindeki gösterilerde Cumhurbaşkanı Esad, kendi halkını öldüren bir katil olarak pankartlara çizildi. Irak’ta petrol ihracatı arttı. Ancak ABD petrol devi Exxon’ın da katıldığı Kuzey Irak’ta petrol çıkarılması ve satışı ihalesi ise Bağdat yönetimi tarafından iptal edildi.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT