BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “O, ümmetimin ışığı olacaktır!”

“O, ümmetimin ışığı olacaktır!”

Eshab-ı kirâmdan sonra gelen müctehidlerin en büyüğü, İmâm-ı a’zâm Ebu Hanife’dir. Öyle yüksek bir dereceye ulaşmıştı ki, buraya kimse varamadı...



Geçen pazar günü (6 Mayıs) Hanefi Mezhebi’nin kurucusu, İmâm-ı a’zam Nu’mân bin Sâbit hazretlerinin ölüm yıl dönümü idi. Bugün bu vesile ile bir nebze o büyük zattan bahsetmek istiyoruz efendim... Fıkıh ilmini kuran İmâm-ı a’zâm Nu’mân bin Sâbit hazretleri, İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. 80 [m. 699] senesinde Kûfe’de doğdu, 150 [m. 767] senesinde Bağdâd’da vefat etti... Hanefî mezhebindeki ahkâm-ı islâmiyye, Eshâb-ı kirâmdan Abdüllah ibni Mes’ûddan “radıyallahü anh” başlayan yol ile meydâna çıkarılmıştır. Yani, mezhebin reîsi olan İmâm-ı a’zâm Ebû Hanîfe, fıkıh ilmini, Hammâd’dan, Hammâd da, İbrâhîm-i Nehaî’den, bu da Alkama’dan, Alkama da, Abdüllah bin Mes’ûddan, bu da Resûl-i ekremden “sallallahü aleyhi ve sellem” almıştır. RESÛLULLAH HABER VERDİ! Eshab-ı kirâmdan sonra gelen müctehidlerin en büyüğü, İmâm-ı a’zam Ebu Hanife’dir. Bu büyük imam, her hareketinde, vera ve takva üzere idi. Her işinde Peygamber efendimize tam manası ile tabi idi. Öyle yüksek bir dereceye ulaşmıştı ki, buraya kimse varamadı. Peygamber efendimiz, İmâm-ı a’zâmın geleceğini haber verdi. Hadis-i şerifte; “Âdem ve bütün Peygamberler (aleyhimüsselam), benimle övündüğü gibi, ben de, ümmetim içinde, soyadı Ebu Hanife, ismi Nu’man olan bir kimse ile övünürüm ki, ümmetimin ışığı olacaktır. Onları, yoldan çıkmaktan, cehalet karanlığına düşmekten koruyacaktır” buyuruldu... İmâm-ı a’zâm hazretleri, Allahü tealanın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlim idi. Dinden soranlara İslamiyeti dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Onun fetvalarına herhangi bir siyasi düşünce ve şahsi dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir. Zamanındaki siyasi olaylara hiç karışmamış, kendisine yapılan haksızlıklara, zulümlere rağmen talebelerini de karıştırmamıştır... Devlete karşı hiçbir zaman isyanda bulunmamış, yanlışları nasihat ederek, ikaz ederek düzeltme yolunu tercih etmiştir. Kendisinden sonra mensupları da hep böyle davranmışlardır... Bu mübarek zatın ömrünün son yıllarında Abbâsî devleti içinde karışıklıklar ve ayaklanmalar başgösterdi. İmâm-ı a’zâm bu karışıklıklara rağmen ders veriyor, talebe yetiştiriyordu... H. 145 yıllarında vukû bulan hâdiselerden sonra Halîfe Mansûr, onu Kûfe’den Bağdad’a getirterek, kendisinin haklı olarak halîfe olduğunu herkese bildirmesini, buna karşılık “Temyiz Reisliği”ni vereceğini bildirdi. İmâm-ı a’zâm, bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyâset işlerine asla karışmayıp ilim yolunda kalmak istediğinden bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Halîfe Mansûr, o büyük imâmı hapsettirip işkence yaptırdı. Bir müddet sonra çıkardı ise de, tekrar hapse attırdı ve işkenceye devam ettirdi. Her gün vurulacak sopa adedini arttırdı. Nihayet o yüce imâm, zehirlenmek sûretiyle, 767 (H. 150) senesinde, yetmiş yaşındayken şehid edildi. Allahü teala şefaatine nâil eylesin... Sarhoş komşu!.. İmâm-ı a’zâm hazretlerinin, her gece içki içen genç bir komşusu vardı. Eve sarhoş gelir, bağırır çağırırdı... Bir gün polisler onu yakalayıp hapse attılar. Ertesi gün İmâm-ı a’zâm, “Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez oldu” deyince, bir talebesi onun hapse atıldığını söyledi. Bunun üzerine İmâm-ı a’zâm vâliye gitti. Vâli, onu görünce hürmetle karşıladı. “Buraya teşrifinizin sebebi nedir?” diye sordu. O da hâdiseyi anlatınca, vâli; “Böyle ehemmiyetsiz bir iş için zât-ı âliniz buraya kadar niçin zahmet ettiniz, bir haber gönderseydiniz kâfiydi” dedi ve o genci serbest bıraktı... İmâm-ı a’zâm, “Bak biz seni unutmuyoruz” diyerek o gence bir kese akçe (para) verdi. Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden tövbe edip, o yüce imâmın derslerine devam etmeye başladı ve fıkıh ilminde derin âlim oldu...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT