BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Geçmişi fark ettik aslımızı arıyoruz

Geçmişi fark ettik aslımızı arıyoruz

Ebru ustası Hikmet Burutçugil, Doğu ile Batı sanatının farklı olduğunu belirterek, “Biz, zenginliğimizi kilitledik bir sandığa, üstüne oturduk ve yıllarca Batıdan sanat dilendik. Şimdilerde sandığın içindeki hazineleri çıkarmaya başladık” diyor.



"Biz aslında zenginliğimizi kilitledik bir sandığa, üstüne oturduk ve yıllarca batıdan kültür ve sanat dilendik. Şimdilerde o sandığın içindeki hazineleri çıkarmaya başladık" "Doğunun sanatı ile Batınınki birbirinden farklı. Doğu sanatlarında hep güzellik arayışı vardır, temelleri çok farklıdır. Aynı gözlükle bakmaya çalıştığınızda diğerini göremezsiniz" Suya yazı yazmak, hatta dahası suya renklerle, desenlerle hayat vermek... Ve son olarak o hayatı bir yüzeye hapsetmek, kalıcı kılmak... Ebru deyince aklıma gelen birkaç cümle... Lakin aklıma gelenlerle, kendi bildiklerimle yetinmeyip ebrunun yaşayan belki de en büyük üstadı, ebru sanatına ismiyle özdeşleşmiş, Barut Ebrusunu kazandıran büyük usta Hikmet Barutçugil'i atölyesinde ziyaret ettim. Eserleri önemli yerlerde sergileniyor, kitapları ile bu sanata yön veriyor, Ebritan adını verdiği atölyesinde her yıl yüzlerce öğrenci yetiştiyor, bu sanatın devamı için ömrünü adıyor... Ve bunca yoğunluğunun arasında da bizi bu mistik dünyaya misafir ediyor. Hikmet Barutçugil ile suyla sanatın birleştiği ince zevkin ürünü "Ebru"yu, sanatı ve sanatın insana kattıklarını konuştuk. Biz Hikmet Bey'in misafiriydik, buyurun siz de katılın sohbetimize... Ebru adı nereden gelir? Çağatayca'da "Hare gibi, damarlı" anlamına gelen 'Ebre' kelimesi ebru sanatının bilinen ilk adıdır. İpek Yolu ile İran'a geldi, burada 'Abru' (Su Yüzü)veya 'Ebri' (Bulutumsu, bulut gibi) olarak isimlendirilmiştir. Daha sonra Anadolu'da 'Ebru' olarak dilimize yerleşmiştir. Sizin bu sanata ilginiz nasıl başladı? Güzel sanatlar akademisinde okudum. Fakat bize öğretilen sanat bir türlü yapıma uymuyordu. İçimde bize öğretilenlere batılı nasıl bakıyor diye de bir merak vardı. Avrupa'ya gittim; yerinde incelemek istedim. Bizim çok güzel örneklerimizi, çinilerimizi, el sanatlarımızı müzelerde gördüm. Bizden iyi korumuşlar. O yıllarda İstanbul Üniversitesi'nin ana giriş kapısındaki kitabe tamir edilmek istenmiş, Türkiye'de onu tamir edecek usta bulunamadığı için İspanya'dan uzman gelmiş. Emin Barın hocamızı bu durum çok etkilemiş, "Şimdiki gençler el sanatlarımıza ilgi duymuyor, yıllar sonra yabancılardan bu işleri öğreneceksiniz" diye üzülürdü. Bizleri özendirmek için de menkıbelerle sanata ilgi duymamızın önemini anlatırdı. Bir hikayesi de şöyledir: Ünlü hat sanatçısı Hafız Osman, Üsküdar'da otururmuş. Bir gün sandala binmiş; karşıya geçecek. Para kesesini evde unutmuş. Cebinden bir kâğıt kalem çıkarıyor. Bir "vav" harfi çizip sandalcıya imzasıyla veriyor. "Sen şunu al, hakkını verirler" diyor. Sandalcı edepli, inanmasa da ses etmeden alıyor. Bir gün yolu bedestene düşünce "Bakın şuna para eder mi" diyor. Beş, on altın derken sandalcıya ciddi bir ödeme yapıyorlar. Emin Hoca bizi böyle özendirirdi. Ben de "Peki hocam biz nasıl yapacağız, yolu yordamı nedir?" dediğim bir gün "Sen Süleymaniye Kütüphanesine git, arkada eski yazılar var" dedi. İşte orada yazıların kenarlarındaki ebruları gördüm. Ne bir fırça izi var, ne bir kalem izi. Ve işte orada aşk başladı. Klasik ebruya başladım; bu çalışmaları geliştirirken başka bir teknik geliştirdim. Bugün "Barut Ebrusu" diye adımla anılan tarz ortaya çıktı. Kendi kültürümüzden uzaklaştık bir dönem; Emin Hoca ne kadar haklı üzülmekte. Avrupa ve Amerika'nın ekonomi, siyaset, dünya ticaretinde lider olmaları doğal olarak kültür ve sanata da yansıdı. Kendi değerlerini ideal kabul ettiler. Bütün sanat dallarını o gözlükle değerlendirmeye başladılar. Batının estetik prensipleri Eski Yunan ve Roma temellidir. Şimdi bu açıdan bütün sanatlara baktıklarında yanlış değerlendirmeler ortaya çıkıyor. Biz de Tanzimat, Jön Türkler, Cumhuriyet dönemi derken yüzümüzü hep batıya çevirdik; kendi sanatlarımıza onların gözüyle bakmaya çalıştık. Oysa doğunun sanatı ile batınınki birbirinden farklı. Estetik kuralları da farklıdır. Hatta "estetik" kelimesi doğu sanatını anlatmaya yetmiyor. Doğu sanatlarında hep güzellik arayışı vardır, temelleri çok farklıdır. Aynı gözlükle bakmaya çalıştığınızda diğerini göremezsiniz. Dünya standartlarında sanatçı yetiştirmekte zorlanıyoruz Kültür ve sanat kökü sağlam bir ağaca benzer. Ağacın kökünü kurutursanız beslenemez, meyve veremez. Oysa geleneklerimizdir o ağacın kökü. Biz ne yaptıysak dünya standartlarında sanatçı, sanatkar yetiştiremedik. Yurt dışında yakinen müşahede ettim ki, Türk kültürü deyince akıllarına lokum, rakı, şiş kebap, göbek dansı geliyor. Yani siz Viyana'ya klasik batı müziği ile giderseniz New Orleans'a jazla, Paris'e bir heykelle giderseniz onlar da "Bunların yapacak hiçbir şeyleri kalmamış, bizi kötü kötü taklit ediyorlar" demezler mi? Düşünün Norveçli bir adam gelmiş, Urfa'da sıra gecelerinde gazel okuyor. Bu durum sizi gülümsetiyor. Adamın saçı başka, gözü başka renk; çiğ köfteyi yememiş, oradaki acıları, mutlulukları paylaşmamış; işte bize de batılı değerler uzak. O cıvata o somona uymuyor. Biz şimdi yavaş yavaş bunu fark ediyoruz ve aslımızı arıyoruz. Biz aslında zenginliğimizi kilitledik bir sandığa, üstüne oturduk ve yıllarca batıdan kültür ve sanat dilendik. Şimdilerde o sandığın içindeki hazinelere çıkartmaya başladık. Doğu sanatlarının mistik bir yanı da var sanırım. Doğu için estetik kelimesi tek başına yetmiyor; letafet, zariflik, hoşluk, yumuşaklık vardır doğu sanatında. Batı sanatı şan, şöhret, para arar. Doğu sanatı gönül gözünün gördüğü bir ilahi güzellik arayışına dayanır. Yani Cenab-ı Allah'ın yarattığı güzellikleri taklit ederek ona yaklaşmak. Bunu Necip Fazıl çok güzel veciz bir beyitle ifade eder, "Anladım işi, Sanat Allah'ı aramakmış/ Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış." SANAT DEĞİL ZANAAT Hikmet Barutçugil "ebru"nun sanat değil bir "zanaat" olduğunu söylüyor. Barutçugil, "Zanaat daha önce yapılmış şeylerin benzerlerini, taklitlerini tekrar yapmaktır. Bir şeyin sanat olması için yepyeni bir şey olması lazım. Yani bir şeyi ilk yapan, bulan onun sanatçısıdır, kopya edenler zanaatçısıdır. Şimdi iki ay kurs gören kendisini sanatçı zannediyor" diyor. SONSUZLUK EBRUDA Üstat Hikmet Barutçugil’i ebru çalışmalarıyla dolu atölyesinde dinledik. Sanatını anlatan Barutçugil, "Ebruda bir sonsuzluk vardır. Ebruya bakın, toprak, atın dalı, gülün dalı, su, öd bir araya geliyor, ortaya bir güzellik çıkıyor" diyor. KIYMETİNİ ELLER BİLDİ Ebruların değeri, ancak Avrupa’ya gidince anlaşıldı Barutçugil’in sanatının yüzüne kimse bakmaz. Önce poşetlere desen olur. Ama Avrupalılar sergi için davet edince iş değişir! "Barut Ebrusu" nası doğdu, ismini nasıl aldı? Barut Ebrusunu rüyamda anlattılar, gösterdiler ve uyandığımda gördüklerimi hayata geçirdim. Kimse yüzüne bakmadı ebrularımın. İlgilenenim olmadı başlarda. Hatta bir işe girmemi istiyor ailem. Sadece çevresi olan bir hanım, "Bana bunlar çok güzel desenler, sen bunları en iyisi bir poşete bas, seni meşhur bir markanın sahibine götüreceğim" dedi. Para da kazanmam lazım. Poşetleri bastırdım. İsmini vermeyeyim sahibi maliyetimin üstüne 5 kuruş ilave edip, "Böyle olursa alırım" dedi. Nasıl moralim bozuldu. Vermedim. Yıllar sonra 1988'de Londra' nın meşhur sanat akademisi Royal College of Art'dan Prof. Dr. Philip King adında bir hoca geldi İstanbul'a; ebrularımı görünce beni okullarının 250. yıl dönümü için bir sergi açmaya davet etti. Çalışmalarım orada çok beğenildi, kendime güvenim geldi. "Barut Ebrusu" diye de çalışmalarıma isim verdiler. Birisi de London British Museum'a kondu. O poşetleri de tablo yaptırdım, en küçüğü 150 dolara satıldı. Adı Barut Ebrusu deyince değer oldular. Hayat işte. Barut Ebrusunun özelliği nedir? Desen farklılığı çok. Tabiatta oluşan mermerlerin katmanlarına benzer. İran'da bir kongre oldu; Doğu Sanatlarında Tabiat. Ebru da çıkan desenleri, tabiattaki benzerlikleriyle ilgili fotoğrafları yan yana koyduk. Uçaktan çekilmiş bir görüntü, bir lalenin dokusu, bir mermerin, toprağın, ağacın dokusu, suda çıkan ebrulara o kadar çok benziyor ki... Kuran-ı kerimde bir ayet var, "Her şeyin sudan yaratıldığını bilmezler mi" mealinde. Ebruda bir sonsuzluk vardır. Ebruya bakın, toprak, atın dalı, gülün dalı, su, öd bir araya geliyor, ortaya bir güzellik çıkıyor. ŞİRK-İ HAFİDEN KORU YA RABBİ EBRUNUN DUASI... Hikmet Barutçugil, ebruya dua ile başlıyor. Duayı Ahmet Yüksel Özemre'den almış. Sanatçının, “Eski ustalar yaparlarmış” dediği dua şöyle: “"Bismillahirrahmanirrahim, ilahi ya rabbi ezeldeki hükmüne uygun olarak bu tekne zuhur edecek nakışların hilkatini, nakışlarında meknuz olan hikmetin idrakten aciz olan bu fakirin (kadere inandık, sırlı güzelliklerinin farkına varamayacak kadar fakir olan bu kulunun) nefsini tesir edip de enaniyetini azdırmasına izin verme. Nefsini senin gibi bir Halik olma vehminden ve bu vehmin tevlit edeceği bir şirki hafiden (senin gibi bir yaratıcı olma şirkinden) ve hubbi riyasetten de (ben yaptım oldu diyen, reis olma sevdasından) koru. Ya hafız fakiri laf ile illallah (Allahtan başka yapan yoktur) sığının edebiyle teçhiz et. (edebiyle donat). Bu tekne başındaki mesaiyi senin zikrinle talkif, sana olan kulluğumun bir nişanesi olarak kabul et. Destur ya Hak..."
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT