BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Değişiklikler

Değişiklikler

Hayatımız ne kadar değişti diye düşünüyorum. Çocukluk ve gençlik yıllarımıza göre her şey ne kadar değişti? İlk değişiklik tabii ki kendimizde. Onu geçin bir kalem...



Hayatımız ne kadar değişti diye düşünüyorum. Çocukluk ve gençlik yıllarımıza göre her şey ne kadar değişti? İlk değişiklik tabii ki kendimizde. Onu geçin bir kalem... İçinde yaşadığımız dünya değişti. Bizler keçeli kalemin piyasaya çıkışını biliriz. Ne müthiş bir kırtasiye malzemesiydi? Vitrinlere renk getirmişti. Kurşun kalem ve tükenmez kalemin yanında ne de zengin dururdu? Şimdi parmaklarımızın altında bilgisayar tuşları, fare kafası... Neredeyse kalem kullanan kalmadı. Cumartesileri yarım gün okula giderdik. Sonra birgün, cumartesi de tatil olacak diye duyuldu. Ne inanılmaz haberdi! Yaz saati uygulaması, kış saati uygulaması diye birşey bilmezdik, dört mevsim tek bir saatimiz vardı. Turfanda zevkini tadardık. Nisan sonunda mı desem, Mayıs başında mı desem dondurmacılar vitrinlerini açardı. Salatalık, çilek, kiraz kokuları alırdı ortalığı. Kış gelirken de mandalina, portakal arz-ı endâm ederdi. Şimdi her mevsim hepsi var, hiçbirinin tadı yok, kokusu yok! 25 kuruş peynirli tost idi, 25 kuruş ayran... Turşu suyu da 25 kuruştu, ama içine bir dilim de turşu attırırsanız 35 olurdu. 50 kuruş, bir ilkokul öğrencisine arkadaşlarıyla keyifli bir ikindi yaşatmak için yetiyordu. 2 buçuk liranız varsa lahmacuncuya giderdiniz. En korkulan bulaşıcı hastalık kolera idi, insanlık henüz AIDS’i tanımamıştı. Televizyon diye bir alet yoktu memlekette. Ama sinemalarımız vardı. Hem de kışlık olanlarından başka yazlık sinemalar vardı. Benim oturduğum şehre televizyon haftada birkaç gün, birkaç saatlik yayınla, 1974’te Almanya’da yapılan Dünya Kupası futbol maçları arefesinde gelmişti. Hayatımda seyrettiğim yegâne futbol maçları olarak kaldı onlar. Seyrettiğim ve zevk aldığım... Zevk aldık, çünkü “televizyon” vardı karşımızda, televizyonda da maç vardı. Ailecek oturulup seyrediliyordu. Ardından Kıbrıs Savaşı. Hasan Mutlucan’ı da televizyon yüzünden o kadar sevdik. Radyoda TRT dinlenirdi. İstanbul Radyosu, Ankara Radyosu, İzmir Radyosu. Sonra 1 diye, 2 diye ayrıldı. Şimdi radyo ve televizyon kanallarının bolluğundan başım dönüyor. Gazete bayileri de bu kadar renkli değildi. Ailelerin vazgeçemediği, fikrî yapılarının damgası olmuş gazeteleri vardı. Gazetelerin haber ve bilgiden başka bir şey vereceği, o yüzden alınacağı akla gelmezdi. Öyle her evde telefon yoktu. Telefon evlerin demirbaşı sayılmazdı. Telefon almak için PTT’ye müracaat edilir, sıraya girilirdi. Çabuk bağlatmak isteyenler “tercihli”ye yazılırdı ama o da yıllar sürerdi. Mektup yazardık arkadaşlarımıza, akrabalarımıza. Acele söylenecek bir lâfımız varsa telgraf çekerdik. Merak ediyorum, hâlâ telgraf çeken var mıdır? Çünkü şimdi acele söylenecek lâflar için faks makinası emrimizde. O da yetmedi, artık e-posta ile haberleşiyoruz. Dünyanın her yerinden insanlar önümüzdeki ekranın içinde. İnternet başlı başına bir dünya kuruverdi. Kütüphânenin yerini aldı, arkadaşlık, evlilik, ticaret bürosu, radyo, teyp, televizyon hizmetleri görmeye başladı. Eskiden namus cinayeti işlenirdi, şimdilerde internet cinayeti duyulur oldu. Çağrı cihazı, cep telefonu, cevap makinası, bulaşık makinası, mikrodalga fırın gibi icatlar bilgimiz dahilinde değildi çocukluğumuzda, henüz Amerikan filmlerinde bile yoktu. Otomobilli aile parmakla gösterilecek kadar azdı. Trafik kazaları da azdı. Faytonlar hâlâ ulaştırma vasıtası olarak şehir halkının hizmetindeydi. Yıllar ve yıllar sonra New York’ta sıra sıra müşteri bekleyen faytonları görüp atlardan yayılan o tanıdık kokuyu duyunca ne çok şaşırmıştım. Lak lak diye bir oyuncak çıkmıştı. Şehirlerin her sokağından bitmez tükenmez laklaklar duyulur olmuştu bir ara. Çocuklar, gençler, hatta büyükler ellerindeki, ipe bağlı renkli topları sallar da sallardı. Bir dönem bol paça pantolanlar giydik. İspanyol paça... Bir vakit geldi mini etek, bir vakit geldi maksi etek giydik. Bir de midi etek vardı. Bazılarımız da çıkıp demiyorlar mı, “Sizin başınızdaki türban annemin, teyzemin taktığı mı? Sizinkinin gayesi başka...” Şaşırıp gülüyorum... Aslında vasıtalar, üslûplar, usuller, şekiller değişti; esas aynı, gaye aynı. Yemek, içmek, çalışmak, yazmak, okumak, haberleşmek, eğlenmek, barınmak, örtünmek, hastalık, sağlık, hırsızlık, yolsuzluk, cinayet... İnsan! Demek ki insan aynı insan! Dünyanın her yerinde, her devirde bu iş böyle. Sûretler değişiyor, muhteva aynı. İsimler değişiyor, öz aynı. Halkımız buna “Ha Hasan Arap, ha Arap Hasan!” der. Baksanıza “Süleyman Demirel” ismi bile değişiyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT