BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Gerçek bir yazı

Gerçek bir yazı

Onu çok severdim. Annemden sonra “anne” dediğim tek insandı. En yakın kız arkadaşımın annesiydi. Sıkıntılı zamanlarımda ona giderdim. Sardunyalar içindeki balkonunda oturur dertleşirdik. Hayata gülümseyerek bakardı.



Onu çok severdim. Annemden sonra “anne” dediğim tek insandı. En yakın kız arkadaşımın annesiydi. Sıkıntılı zamanlarımda ona giderdim. Sardunyalar içindeki balkonunda oturur dertleşirdik. Hayata gülümseyerek bakardı. Pek fazla bir şey beklemezdi ya da bekleyecek bir şeyi kalmamıştı. On yıl kadar önce kaybettiği eşi hâlâ onun için yaşıyor gibiydi. Aradan geçen on yıl, duygularında herhangi azalmaya sebep olmamıştı. Kızıyla damadının üst katında otururdu. Onları rahatsız etmemek için özel olarak çaba sarf ederdi. Ömrü boyunca kimseyle bir alıp veremediği olmamıştı. Dedikodu yapmaz, başkalarıyla uğraşıp durmazdı. Televizyon programı yaptığım dönemlerde en sadık seyircim o olurdu. Arkadaşımın söylediğine göre ben ekranda iken benimle konuşurmuş. Kısacası Florya’da, bir evin şirin çatı katında, namazında niyazında, kendi halinde bir yaşlı hanımefendiydi. Onun için geçmiş zaman ekleri kullanmaya hâlâ alışamadım. Bir akşamüstü hiç arama adetim olmayan bir saatte arkadaşımı aradım. Annesini hastaneye kaldırdıklarını söyledi. Panik halinde olduğunu anlamak zor olmadı. Telefonu kapatır kapatmaz yola çıkacağımı, merak etmemesini söyledim. Yaklaşık kırk beş dakika sonra hastanedeydim. Ama Hatice anneyi görme şansımı kaçırmıştım çünkü yoğun bakıma almışlardı. Yoğun bakım, belki çok gerekli ama illet bir şeydir. Gözümün önüne kendi anneannemi yoğun bakım kapısında beklediğim gün geldi. Görevliler sizi içeri sokmazlar. Kendi annenizi, o yaşa kadar istediğiniz her sefer başınızı göğsüne yasladığınız kendi annenizi gösterip göstermeme hakkı yabancılara geçer. Ve onlar görevleri gereği hiç gözünüzün yaşına bakmazlar. Orada öylece beklemek zorundasınızdır. Kapının her açılışında korku ile umut karışımı bir ifadeyle bakarsınız. Ama onlar size hiç bakmazlar. Bu tablo hiç değişmez. Biz beklerken de değişmedi. Söylenecek fazla söz yoktu. Sözcükler anlamını yitirmişti. Onlar bile söylenmek istemiyordu sanki. Sonunda en nefret ettiğim bölüme geldi sıra. Bu koşuşturma başladı. Önceden tanıdığım ve onların içeri sokulmasının hastanın ölüyor anlamına geldiğini gayet iyi bildiğim aletler içeri alındı. Sonra sessizlik... Biraz sonra bize acı haberi vermek zorunda kalacaklarını bildiğim için arkadaşımı kocasıyla birlikte hava almaya gönderdim. Böyle bir haberi tanımadığı bir doktordan almasını istemedim. Ne yazık ki tahminlerim doğru çıktı ve az sonra yoğun bakımın artık sakinlemiş kapısından dışarı yorgun ve üzgün genç bir doktor çıktı. Hatice anne, bu dünyadaki süresini doldurmuş ve geride aşk derecesinde sevdiği torununu ve bizleri bırakıp gitmişti. Doktorla göz göze geldik... İçeri girdim ve Hatice anneyi bedeni henüz sıcakken gördüm. Orada bulunanlar bizi seyrediyordu. Artık kapanmış olan gözlerini sevdim. Ertesi gün cenaze kalktı. Daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi yaşadım. Hatice anneyi yabancılara bırakmaya razı olmadı gönlüm ve yıkanmasına, kefenlenmesine yardım ettim. O musalla taşının bir gün hepimizin üzerinde yatmak zorunda olduğu soğuk ve sert mermerine baktım. Morgtan çıkmış, buz gibi olmuş ve katılaşmış cesede baktım. Dışarıda kâh ağlaşan kâh ortamı bir cins sosyal toplantı olarak algılayıp sohbete başlamış olan insanlara baktım. Hâlâ bakıyorum. Para uğruna, şöhret uğruna, hırs uğruna kendini yiyip bitirenlere, her fırsatta herkesin bir yanlışını ortaya çıkartmaya çalışan, sürekli eleştiren rahatsız tiplere, yalan söylemeyi meziyet zanneden ahmaklara ve benzerlerine hâlâ bakıyorum. Sonra o gri mermer geliyor gözümün önüne. Ve talkını verirken cep telefonu çalan hocayı hatırlıyorum. Bu yazı size karamsar gelmiş olabilir. Yanılıyorsunuz. Bu yazı gerçek. Sözün Özü Öküzün dünyası gözlerinin gördüğü yer kadardır. Levha İtfaiye ve ateş arasında tarafsız kalınmaz.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT