BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kaldırım kitapları

Kaldırım kitapları

Bir zamanlar şimdi antikacı dükkânlarının sıralandığı Çukurcuma’da bir kaldırım üzerinde satılan eski püskü şeyler arasında notalara rastlamıştım; biraz hırpalanmış kalın kalın kitaplardı.



Bir zamanlar şimdi antikacı dükkânlarının sıralandığı Çukurcuma’da bir kaldırım üzerinde satılan eski püskü şeyler arasında notalara rastlamıştım; biraz hırpalanmış kalın kalın kitaplardı. Bunlara müzik dilinde partisyon deniyor. Notalar piyano için yazılmış eserlerdi. İçlerinde Mozart’ın Türk Marşı bile vardı. Eskici pek ucuza satıyordu onları kağıt niyetine. Hemen aldım. Kurduna küfüne bakmadan. Hâlâ saklıyorum aşağı yukarı 1965’ten bu yana. Ben piyano çalmasını bilmem, keman bilirim ama yine de sakladım onları; çalan birileri bulunur diye. Nota bu; öyle kolay basılmıyor olsa gerek. Sonra düşündüm.. kim bilir nerelerde kimler parmaklarını tuşlarda gezdirirken o notalara bakmıştı.. O notaların açtığı kapılardan ebem kuşağı düşlere doğru kimler süzülmüştü? Kim, hangi değer bilmez, bahtsız piyanistin ardından bu kitapları kaldırımlara üstelik kesekağıtçının küflü dükkanı önüne sermişti? İbrahim Ünal’ın “Kitap Tiryakiliği” (Sim Yayıncılık) adlı kitabını karıştırırken bunları düşündüm. Yazar kitabına Peyami Safa’nın da bir yazısını almış. Peyami Safa 1935’te yazmış o yazıyı. Diyor ki: “Türkiye’de kitap kadar hakarete uğrayan hiçbir mal yoktur. Hamidiye suyu değil, izmarit, kirli paçavra, eski kundura, boş şişe hatta molozların içinden çıkarılan kırık tahta veya demir parçaları bile sırasına göre, hammaddesinin tartısından fazla fiyat ve alıcı bulurlar, yalnız kitap, kör olası kitap, adı batası kitaptır ki yerlerde köpek tersiyle bir hizada altına bir bez parçası bile yayılmadan pazara çıkarılıyor. İlmine, edebiyatına tabanlarıyla bir sırada yer veren ve kafasının gıdasını ayak altında süründüren bir memlekette kitabın bakkal dükkanlarında hiç olmazsa bir iki metre yüksekliğe asılan süpürge kadar da haysiyeti kalmamış demektir.” Peyami Safa’nın bu yazıyı yazdığı tarih 1935... Demek ki bizde kitap öteden beri değerli yerine konmamış; hep itilmiş kakılmış, yerlerde sürünmüş... Aynı kitapta Yusuf Tavacı’nın niçin az okuyoruz sorusuna cevabı da bana ilgi çekici geldi. “Uzun süre nüfusun büyük bir çoğunluğunun kırsal kesimde yaşaması ataerkil aile yapısı sebebiyle bütün problemlerin çözümünün aile reisine bırakılması... Bilgiye ihtiyaç duyulmaması ve tarımla uğraşılması bunun bir hayat tarzı haline getirilmiş olması, eğitim sistemimizin okumayı teşvik edici olmaması, tekdüze ezberci bir eğitim sistemimizin olması, nüfusun hızlı artışı karşısında basılan kitap sayısındaki azalma...” Ben diyorum ki biz hâlâ göçebe ruhu taşıyoruz; yerleşik olamadık. Kitap okuma alışkanlığı yerleşik hayatın getirdiği birşeydir. Oysa Türk insanı atıyla sürekli bir yerden bir yere giderken türküsünü destanını götürmüştür de kitabını götürememiştir. Ya şimdi? Bu biraz da insanın bir ülke bireyi olmasından gelen sorumluluk duygusunu ilgilendiriyor: O sorumluluğu duyan okuyor, duymayan televizyon tiryakiliğini tercih ediyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT