BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > "Medeniyet biçimi değerlerle örtüşmeli"

"Medeniyet biçimi değerlerle örtüşmeli"

İslam medeniyeti konusunda önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Sadettin Ökten, "İnsanın vazgeçemeyeceği, kutsal değerleri olmalı. Günümüzün değerleri maalesef çok değişti. Biraz da kapitalizm etkiledi" diyor.



MEDENİYET ÜZERİNE Bu haftaki konuğumuz Prof. Dr. Sadettin Ökten. Asıl mesleği inşaat mühendisliği. Yurt içinde ve dışında mesleki olarak ciddi çalışmaları olan Hocamız Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde uzun yıllar verdiği derslerin yanı sıra, şehir ve medeniyet özellikle İslam medeniyeti konularındaki çalışmaları, seminerleri, araştırmaları, kitaplarıyla bugün akla ilk gelen isimlerden en önemlisi. Hocamızla, döneminin meşhur hocalarından ve İmam Hatip Liseleri’nin kurucusu babası Celaleddin Ökten’in yaşadığı İstanbul ve aldığı eğitimden yola çıkarak zamanının ve günümüzün medeniyet anlayışını konuştuk. "Türkiye, travmadan geçiyor bana göre. İnsanın vazgeçemeyeceği, kutsal, feda edemeyeceği değerleri olmalı. Günümüzün değerleri maalesef çok değişti. Biraz da kapitalizmin etkisinde bu değerler." "Medeniyet algısının hem aklî hem kalbî olması lazım. Hayatımızı buna göre düzenliyoruz. Önemli olan şu; inandığınız, benimsediğiniz hayatla örtüşecek. Şu anda Türkiye'de örtüşmüyor." Babanız döneminin birçok genci gibi genç yaşta memleketi Trabzon’dan kalkıp İstanbul’a geliyor. Evet, bu bir sistem. Buna liyakat sistemi veya meritokrasi diyorlar. Toplum içerisinde bireyler yetenekleri ölçüsünde rol alıyorlar. Osmanlıda bu sistem eskiden beri çok iyi çalışıyor. Yani taşrada yetenekli bir adam varsa sistem onu taşrada tutmuyor. Köyde ise önce kasabaya sonra şehre, ardından da Payitaht’a yani İstanbul’a geliyor. Osmanlı da bu sistem sayesinde yaşıyor zaten. İçinde yaşadığı kültür onu daha ilerisine yönlendiriyor o halde... O dönemde doğal bir akış var. Yeteneksizse yerinde kalıyor, zaten gidecek bir cesareti de yok. Ama bir de cüretkârlar var; kendisini çok bilemeyenler. Adamın hiçbir yeteneği yok fakat burada imkân çok diye geliyor. “İstanbul’un taşı toprağı altın“ sözü, o zamanlar için de geçerli. Geliyorlar şehre ama onları bostancılar geri çeviriyor. Yeteneksiz olanları memleketlerine geri yolluyorlar. Dolayısıyla İstanbul’da gelecek vaat edenler kalıyorlar. Günümüzün Bostancı semtinin adı da oradan geliyor. Babanız Celaleddin Bey’de bu şekilde İstanbul’a kabul edilenlerden o halde. Evet, bu sistemin son halkasına yetişmiş bir kişi babam. İstanbul’a 1899’de gelmiş. Sultan Hamid’in zor dönemleri. Devlet idaresinde büyük sıkıntılar var. Babam da 17-18 yaşlarında. İstanbul’a yeni gelen gençler için o dönem adeta oryantasyon kursları var. Bir muhit bulmanız sağlanıyor. Bu sistemde yazılı bir şey, bir emirname yok. Her şey zihinlerde. Bu medeniyette herkes ortak değerlere sahip. Şöyle ki Topkapı’daki padişah ne düşünüyorsa, Budin’in ucundaki, kaledeki paşa da aynı şeyi düşünüyor. Problemler ortak değerlerle çözülüyor. Düşünün, İstanbul’a gelmek yazın 3 ay, kışın mümkün değil ama yine de gelecek vaat eden bir genç korkmuyor İstanbul’a gelmekten. İşte bir medeniyetin değerleri olması budur. Medeniyet değerlerin bütünüdür. Babanız neler yapıyor? İstanbul ilginç o dönemlerde. Galata, Beyoğlu, Boğaz, Kumkapı, Fener, Balat gibi yerlerde her türlü insan ayrışmış halde yaşıyorlar. Değerleri farklı ama hepsinin üstünde Osmanlının oturmuş medeniyet tasavvuru var. O dönem Fatih Camii’nin medresesinde kelam, hadis, felsefe, fıkıh gibi dersler veriliyor. Gidip dinliyorsun. Bir müddet sonra hoca sizi tanımaya başlıyor. Belli bir kıvama gelince “Bu talebe benden artık icazet alabilir” diyor. Böyle bir ortamda yetişiyor rahmetli peder. Oradan dönemin yüksek öğretmen okuluna gidiyor. Orada medresede olmayan fizik, matematik, kimya, biyoloji gibi dersleri görüyor. Bana enterasan gelen bir hatırasını aktarayım size; Cebir dersinde biraz problem yaşayınca bakmış bizim kitaplar yeterli değil. Sahaflarda Fransızca bir kitap bulmuş. Ancak kitap çok pahalı; alacak parası yok; bir cep saati var onu satıyor ve kitabı alıyor. Türkçeye çok hakimdi. Arapça biliyor. Fransızcayı iyi derecede öğreniyor. Okulu bitince de göreve atılıyor. İlk görev yeri İstanbul Sultanisi. İşte ben onun üstünden resme baktığımda İstanbul medeniyet macerasının son dönemini görüyorum. Az önce “Medeniyet değerlerin bütünüdür” demiştiniz. Babanızın döneminde de “İstanbul medeniyet macerasının son dönemini görüyorum” dediniz. Günümüzle ilgili olarak bir karşılaştırma yapsanız ne dersiniz? Maalesef aynı durumu göremiyoruz. Diyelim ki çok yetenekli bir öğretmensiniz; ama mevcut sistem yeteneğinize bakmıyor; 30 bin kişi ile kura çekiyor ve bir yere atanıyorsunuz. Şimdi kitlesellik önemli. O zaman liyakat çok önemli. Babamın ileri yaşında bile esefle bahsettiği, içine oturan bir olayı anlatayım size, derdi ki; “ Maarif Nazırı Ali Emiri Efendi Arapça imtihanı açıyor. Niye? Çünkü o bir medeniyetin dili. Yapılan sınavda birinci Salih Efendi oldu, ben ikinci oldum. Onu Galatasaray’a verdiler. Devlet-i Alliye’nin Mekteb-i Sultanisi” Kendisi ise İstanbul Sultanisi ne bugünkü adıyla İstanbul Erkek Lisesi’ne hoca oluyor. Liyakat önemli. Şimdi biz Arapça öğretiyoruz, ticaret yapsın, turistlerle konuşsun, biraz da dini öğrensin diye. Osmanlı da bunu reddetmiyor ama hepsi asıl bir medeniyetin algılanması için. Arapçayı da bir medeniyetin dili olması sebebiyle bilmek gerekiyordu. Belli bir medeniyet telakisi açısından bu söyledikleriniz hayli dikkate değer. Dönemin medeniyet algısına dair başka örnekler verebilir misiniz? İktisat tarihçisi Mehmet Genç’in bir kitabı var, Devlet ve Ekonomi, orada der ki “Padişah bir kişi pazarda herhangi bir ürünü arar da bulamazsa bu benim için bir sorumluluktur diye düşünür. “Dolayısıyla bir mal eksikse, o mal her ne pahasına olursa olsun ithal edilir. Ancak bu kapitalist anlayışıyla asla uyuşmuyor. Kapitalist anlayış tersini savunur. Almaya, vermeye değil, satmaya, kazanmaya yöneliktir. İhracatı teşvik eder. Siz bu kuralları kapitalist anlayışta uyguladığınızda kaybediyorsunuz. II. Dünya Savaşından sonra soğuk savaş başlıyor. Batı dünyası kendi içinde bir gerilimeye giriyor. Entelektüeller “Nedir dünyanın sıkıntısı bir huzura eremedik, rahatlık yok” diyorlar. Oradan postmodernite çıkıyor. Osmanlının ilkeleri postmodernite ile çok güzel örtüşüyor. Postmodernite şunu der; “Bu dünyada yaşamak için sırf akıl yetmez; biz aydınlanma olarak sırf akılla başlamışız; akıl ve aklın sahibi insan bu dünyada bütün problemleri çözer ve cennet gibi bir dünya ortaya koyabilir. Ama iki savaş bize gösterdi ki sadece akılla yaşanmıyor.”Osmanlı da bunu söylüyordu zaten. Buna gönlünüzle katılmanın belirtisi “Benim tebaamdan kimse aç kalmasın” demektir. Bir başka anlayış da şuydu: “Arz Allah’ındır.” “Yalnız Allah bana yeter” anlayışı vardı. Elbette ki onların da yerel dertleri ve sıkıntıları vardı ama onların hiçbirine mutlak diye bakmıyorlardı. Değişen dünya şartlarında da değerlerin korunması gerekiyordu. Yine o dönemin önemli özelliklerinden birisi de, insanlar “Herkes kendileri gibi olsun” diye yaşamıyorlardı. Şuna inanıyorlardı ki, bir şeyler de Allah isterse olurdu. Aksi halde düşünün o zamanın İstanbul’unun çeşitli yerlerinde bir sürü azınlık var. Diğer yandan bir sürü gayrimeşru işler yapan yerler var. O dönemde mühim olan bu işleri toplumda özenilir hale getirmemekti. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında, Galata meyhanelerini ve devamını kapatmıyor. Sadece teşhir edilmesini , özendirici hale gelmesini istemiyor. Tamamen kaldıracağım diye bir derdi yok. Biliyor ki insanların hepsi sizin istediğiniz gibi olamaz. Hadiselere biraz da “Mülk Allah’ın” diye bakmak lazım. Ben Amerika’da asistan maaşıyla bunaldığımda babamdan yaşayarak öğrendiğim halde ve Hocam Fethi Bey’in bizzat ihtarı ile “Mülk Allah’ındır” “Allah ne güzel vekildir, o bize yeter” sözleriyle ferahlardım. Mahir İz Hoca da “Kainatta yeni bir şey yok, her dönem hakikati o dönemin kendi dili ile söyler” derdi. Bu anlayış değişikliği veya değerlerdeki sapmalar nasıl başlıyor? Türkiye Tanzimatla beraber farklı bir düzleme girdi ama Osmanlının sistemi devam ediyordu. Sonrasında bu sistem cumhuriyetle beraber rafa kaldırılıyor. Fakat eskinin yerine onun kadar güçlü bir sistem koymanız gerekiyor. Bu mekanikte de böyledir. Bir mühendis olarak konuşursam, bir yapı elemanını aldınız, yerine en az onun kadar sağlam bir malzeme koymalısınız ki o yapının sağlamlığı devam etsin. Sistemler konfeksiyon gibi olmuyor ki, içselleşmesi, üstünüze tam uyması gerekiyor. Şimdi buna bağlı sıkıntılarımız var. Bugüne gelirsek Türkiye bugün yaşanması kaçınılmaz bir travmadan geçiyor bana göre. İnsanın vazgeçemeyeceği, kutsalı, feda edemeyeceği değerleri olmalı. Günümüzün değerleri maalesef çok değişti. Biraz da kapitalizmin etkisinde bu değerler. Mühim olan değerlerimizi bilmemiz, sahip çıkmamız gerekiyor. Günümüz hayat şartları ile bize ait değerler bir arada olur mu? Olur elbette. Ben böyle işlerde batıya bakıyorum. Niye? Çünkü orada medeniyet algısıyla yaşanan hayat biçimi örtüşüyor. Medeniyet algısının hem akli hem kalbi olması lazım. Hayatımızı buna göre düzenliyoruz. Avrupa’da, Amerika’da bu sistemi ve uygulamasını görebiliyoruz. Burada önemli olan şu; inandığınız, sevdiğiniz benimsediğiniz değerlerle yaşadığınız hayat örtüşecek. Türkiye’de örtüşmüyor. Sıkıntı bu. Biz şu anda başka yerden ödünç alınmış bir hayatı yaşıyoruz ama bize ait özgün ve farklı bir hayatın tümüyle farklı ön kabullere dayanan sistemini gönüllerimizde bir yerde hâlâ saklıyoruz. Sıkıntı burada. Kapitalizm ile toplumun değerler sistemi değişti. Yaşadığınız dönemde tek başınıza farklı olmanız yetmez. Çevrenizin de size göre olması lazım. Aksi halde ezilirsiniz. Bize ait değerlerin temelinde de insan var, Allah var. Allah “Ruhumdan ruh ekledim, meleklerden üstünsünüz” diyor. Hayata böyle bakıp bütün takdirin onda olduğunuzu bildiğinizde işimiz kolaylaşır. İbadetler de bizim Allaha giden yoldan sapmamamızı sağlar. Allah ile ilişkimizi kesmememiz içindir. Bu çağda yaşanılan hayat fırtına ve sele rağmen yaşanılan hayat, değerlere sahip çıkabilmek de Allahın takdiriyle. Ancak insanın gayreti gerekli. Son sözünüz Mübarek Ramazan ayındayız. Bol bol dua edelim, Allah herkese güzel şeyler nasip etsin. EROZYON YAŞANIYOR İmam Hatip Liseleri’nin kurucusu Celaleddin Ökten’in oğlu olan Prof. Dr. Sadettin Ökten, babasının yaşadığı İstanbul ve aldığı eğitimden yola çıkarak günümüzün toplumunda değerlerin kapitalizmle birlikte büyük ölçüde erozyona uğradığını söyledi.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT