BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kabrimi ziyaret edene Şefaatim vacib oldu

Kabrimi ziyaret edene Şefaatim vacib oldu

BENİ ziyâret için gelip, başka bir iş yapmayarak, yalnız ziyâret edene kıyâmetde şefâ’at etmek, bende hakkı olur.... Bana selâm verene ben de selâm veririm. “Üç mescitten başka bir yere (ibadet etmek için) özel olarak yolculuk yapılmaz: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve Benim mescidim” (Buharî, Fedâilü’s-Salat).



>>> M. SAİD ARVAS yazıyor msarvas@ihlas.net.tr Efendimiz buyurdular “Men zareni fi memati, fe ke ennema zareni fi hayati” Benim vefatımdan sonra ziyaret eden, hayatta iken ziyaret etmiş gibi olur. “Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu!” Bu ne büyük bir müjde. Onun şefaati olmasa nasıl kurtuluruz? İbadetlerimiz günahlarımızın yanında devede kulak bile değil, ayrıca ucba giriyor kendimizi beğeniyoruz. Ki bize faydası yok. Sonu tevbe ile biten bir günah sonu ucb ile biten bir ibadetten daha hayırlıdır. İnsan ne yerse yesin damağında son yediğinin tadı kalır. Sonu tevbe ile bittiyse ne mutlu. Peki biz nasıl kurtulacağız? Efendimizin sallallahü aleyhi ve selemin şefaati ile. Haşa o muhalif konuşmaz. Ayeti kerimede sadıklarla beraber olunuz buyuruyor. Kûnû ma’as-sadıkîn. Demişler ki; Horasan’da bir adam var, Kâbe’ye Kâbeyi tavaf edenlerden daha yakın. Horasan’daki âşığın aklı fikri kâbe-i muazzamada... Özlüyor, düşünüyor, göz yaşı döküyor. Öbürü tavaf ediyor ama aklı başka yerlerde. Bağdat’ta vefat eden bir genç annesinin rüyasına giriyor. “Anne beş senedir yanıyorduk vakta ki Maruf-i Kerhî hazretlerini bu kabristana defnettiler, hatırına bizi de affettiler. Halbuki bin tane Şeyh Maruf bir sahabe edemez. Ki Cennet-ül bakide binlerle sahabi bulunuyor. Hepsi bir yana Medine yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı o serveri ağırlıyor. (Sallallahü âleyhi ve sellem). Efendimiz vefat edince mübarek yataklarının bulunduğu yere defnedildi, Hazret-i Aişe’nin hücresine. Hazret-i Ebubekir kızından izin istedi, “Beni dostumdan ayırma, ölürsem buraya defetsinler!” Bir kişilik yer daha vardı ki annemiz orayı kendine ayırmışlardı. Lakin Ömer(Radıyallahu anh) Ebû Lü’lüe El Mecusi tarafından zehirli hançerle vuruldu. Öleceğini hissetti. Hazret-i Aişe’ye haber gönderdi, Efendimizin yanına gömülmeyi istedi. Aişe Radıyallahu anha onu kırmadı. Kendisine yer kalmadı, ki şu anda Cennetül Baki de yatmaktadır. Mescid-i Nebi’de Efendimiz hayattaymış gibi davranmalıyız. Malum şehitlere öldü denilmez, şühedanın önderine, peygamber efendimize nasıl öldü diyebiliriz. O Eşrefi mühlukattır, nebilerin sultanıdır... Hayattadır, bizi görmekte, işitmekte, selâmlarımızı almaktadır. Efendimizin huzurunda yeni bir başlangıç yapmalı, hulus-i kalp ile tevbe etmeli, ona yakışan bir ümmet olmaya niyetlenmeliyiz... (Merâkıl-felâh)da diyor ki, Medîne şehri uzakdan görülünce, salât ve selâm getirilir. Şehre yürüyerek girmek efdâldir. Mescide gitmeden önce gusl abdesti alınır. Güzel koku sürülür. Yeni, temiz elbiseler giyilir. O yerlerin kıymetini düşünerek, boynu bükük, kalbi kırık olarak; (Bismillâh ve alâ Milleti Resûlillah) denir ve hicret gecesi gelmiş olan (Isrâ) sûresinin sekseninci âyetini ve nemâzda okunan salevât-ı şerîfleri okuyarak ve (Vagfir lî-zünûbî veftah lî ebvâbe rahmetike ve fadlike) diyerek mescide gelinir. Bâb-ı selâmdan veyâ bâb-ı Cibrîlden mescide girip, minber yanında iki rek’at (Tehıyyetül-mescid) nemâzı kılınır. Minberin direği sağ omuz hizâsına gelmelidir. Zira Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” burada kılardı. Iki rek’at da şükr nemâzı eda edilir. Duâdan sonra, kalkıp edeble Hucre-i se’âdete gelinir. Muvâcehe- i se’âdet duvarına karşı, arkasını kıbleye dönerek, edeble durulur. Resûlullahın kendisini gördüğünü, selâmını, duâlarını işitdiğini ve cevâb verdiğini, âmîn dediğini düşünmelidir. (Esselâmü aleyke yâ seyyidî, yâ Resûlallah...) diye başlayan düâ okunur. Emânet olan selâmlar söylenir. Sonra yarım metre sağa gelip, (Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah...) diye başlayan düâyı okur, önce Hazret-i Ebû Bekre, sonra, yarım metre daha sağa gidip, hazret-i Ömere selâm verilir. Hücre-i se’âdet ile minber arasına (Ravda-i mutahhera) denir. Hücre-i se’âdet, iç içe iki duvarla çevrilmişdir. İç duvarın tavanının ortasında bir delik vardır. Dış duvar, mescidin tavanına kadar yüksek olup, üzerindeki yeşil kubbe uzaklardan görünür. İçeri kimse giremez. Çünkü, kapıları yokdur. Duvarlar Sitâre denilen bir perde ile örtülüdür. (Demek ki piyasada dolanan fotoğraflar gerçek değil) Ne yazık ki Mekke’de ve Medine’de bulunan sahabe türbeleri Vehhabiler tarafından yıktırıldı. Kubbe-i hadrayı da yıkmak istediler ancak Hind Müslümanlarından gelen şiddetle tepki üzerine geri adım attılar. >>> CENNET BAHÇESİ “Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir.“Mescitimde namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin rekât namazdan daha hayırlıdır” >>> O BENİM ÜMMETİMDEN... Nebî âşığı şair Nâbî 1642 Urfa doğumlu Yusuf doğuştan şairdir, ciddi bir eğitim alır. Urfa’da arzuhalcilik yaparken, vâlinin tavsiyesini dinler, İstanbul’a gelir. Vezir, Muhasip Mustafa Paşa üç dilde şiir yazabilen bu kaabiliyetli gence sahip çıkar. Nâbî bir çok gâzâya katılır. Lehistan seferinde Kamaniçe’nin fethi üzerine yazdığı “Düşdi Kamençe kısmına nûr-ı Muhammedî” şiirini kale kapısına kazırlar. Musahib Mustafa Efendi kaptan-ı deryâ olunca Nâbî’yi de yanına alır, birlikte Akdeniz’i dolanırlar. Gurbet ellerdeki zor günleri, tatlı sohbetlerle atlatırlar. Nâbî, bu Paşanın vefâtı üzerine Halep’e yerleşir ve yuvasını kurar. Halep Valisi Baltacı Mehmed Paşa sadrâzam olunca, Nâbî’yi İstanbul’a getirir, önemli vazifeler verir. Nâbî altı pâdişâhın saltanatını görür, devrin sultanları şiirlerini çok beğenir, ikrâmlarda bulunurlar. Halbuki mütevazı bir gençtir, Arapça “yok” mânâsına gelen “n┠ve “bî” eklerini birleştirerek “Nâbî” yi mahlas yapar, kendini “hiç” sayar. 4. Mehmed Han ondan surre alayına katılmasını isteyince çok sevinir. Sanki ona dünyaları bağışlar. Kafile yorucu bir günün ardından mola vermiştir. Medine-i Münevvere’ye bir günlük yolları kalmıştır ancak. Nabi bir kenara çekilip elerini açar, eşiğine kadar gelmişken Efendimize kavuşamamaktan çok korkar. O oturmaktan bile hayâ ederken, devletlülerden biri sereserpe yatar. Hem ayaklarını Medine’ye uzatarak. Bir üzülür, bir üzülür... Ağzından “Sakın, terk-i edebden....” diye başlayan o muhteşem beyitler dökülür. Muhatabı hemen ayaklarını toplar. Ancak gafletinin şiirleştirilmesinden hoşlanmaz ve “bu mısraları unut” der kibarca. Kafile, ertesi gün şafak sökerken Münevver Beldeye girer. Nâbi’nin yüreği yerinden fırlayacak gibidir, nasıl sevinç, nasıl heyecan... Mescid-i Nebiye yaklaştıklarında müezzinler minarelere çıkar ve... Duyduğu şeye kendi de inanamaz. Müezzinler onun şiirini okumaktadırlar. Nabi onlardan birini minarenin kapısında yakalar ve “Allah aşkına söyle” der, “bu kasideyi kim öğretti sana?” - Bu gece rüyamda Kainatın Efendisini gördüm, “ümmetimden Nâbî adlı bir âşığım geliyor. Onu onun beyitleriyle karşılayın” buyurdular. - Eminsin değil mi? Ümmetimden buyurdular? - Evet. Mübarek sesleri kulağımda çınlıyor hâlâ. Ümmetimden kelimesi ne büyük müjdedir... Bayılıverir oracıkta! Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu Nazargâh-ı İlâhî’dir Makâm-ı Mustafâ’dır bu Felekde mâh-ı nev Bâbü’s-Selâm’ın sîneçâkidir Bunun kandîlî Cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu Habîb-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazîletde Tefevvuk kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil Amâdan içti mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha Metâf-ı kudsiyândır busegâh-ı enbiyâdır bu >>> YARIN: AKABE BİATİ
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 108615
    % 1.32
  • 3.4955
    % -0.59
  • 4.1299
    % -0.03
  • 4.5103
    % -0.29
  • 144.994
    % -0.19
 
 
 
 
 
KAPAT