BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Çile’li yıllar -10-

‘Çile’li yıllar -10-

Üstad Necip Fazıl’ın konferansından çıkan kişi; tahsil kademesi ne olursa olsun; iman, aşk, vecd, bilgi ve heyecanla dolardı. Korkulan, teğet dahi geçilip dillendirilmeyen en netameli konuları, fütursuzca dile getiriyor; yarım asrı aşkındır yalan-dolan ve iftiralarla bezeli Türk insanının ufkunu örten simsiyah karanlıkları, şimşek parıldaması ile aydınlatıyordu.



Üstad Necip Fazıl’ın konferansından çıkan kişi; tahsil kademesi ne olursa olsun; iman, aşk, vecd, bilgi ve heyecanla dolardı. Korkulan, teğet dahi geçilip dillendirilmeyen en netameli konuları, fütursuzca dile getiriyor; yarım asrı aşkındır yalan-dolan ve iftiralarla bezeli Türk insanının ufkunu örten simsiyah karanlıkları, şimşek parıldaması ile aydınlatıyordu. ‘Ey düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın! Gündüz, geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!’ diyerek; binbir çeşit düşmanı arenaya çağırıyor ve hepsinin ama hepsinin pestilini çıkarırcasına, üzerlerinden silindir gibi geçiyordu. Üstad, Türk edebiyatında şiirin ‘poetika’sını (felsefesini-hikmetini) ilk yazan şahsiyettir. Bakınız; ona göre şair kimdir: ‘Şair, sanatı üzerinde düşünen, ne yaptığının yanı sıra niçin ve nasıl yaptığının ilmine muhtaç ve üstün marifetinin sırrına müştak bir tılsım ustasıdır.’ Edebiyatın tüm enstrümanlarını büyük bir maharetle çalan ve tek kişilik bu orkestranın şefliğini üstlenen Necip Fazıl, ‘Gençliğe Hitabe’sini ve birkaç şiirini bir plağa okur; plağın takdim yazısında şu satırlar yer alır: ‘BU SESİ TANIYORSURUZ... Evet... Bütün ömrünüzde bir kere bile yüzünü görmemiş, bir kere bile kendisini yüz yüze dinlememiş -ve farz-ı muhal- bir tek satırını okumamış olsanız da, siz bu sesi tanıyorsunuz; tanımak zorundasınız! Yarım yüzyıldır yüreklerimizin kapısına dayanıp: ‘Genç adam, düşün! Evvela insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün!’ diyerek bizi kendimize uyandırmaya, sarsmaya, silkelemeye, doğrultup ayağa kaydırmaya çalışan ve yine yarım yüzyıldır âdeta bu mazlum milletin vicdanıymışçasına ‘Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti!’ diye ‘kan terleyen’ bu çileli kafayı mutlaka tanıyorsunuz; tanımak zorundasınız! Onu kimbilir hangi bilinmez çiçeklerle bezenmiş maverai halılarını dokuduğu o rüya diyarındaki altın tezgahının başından kaldırıp (agora)mızın tozlu sokaklarına çektiğimizden beri çalmadığı kapı, seslenmediği kulak, ırgalamadığı yürek, örselemediği zeka kaldı mı? İzbe hapishane köşelerinden tıklım tıklım üniversite anfilerine, çöpçüsünden cumhurbaşkanına kadar bütün cemiyet kadrosunu, tutuşturduğu ateşin ışığına çağıran ve bu münadinin yarım yüzyılı aşan çilesine karşı bunca sağır, dilsiz ve nasipsiz olmanız mümkün mü? Öyleyse bu sesi tanımak zorundasınız! Ve işte bu ses, bir ‘nar-ı beyza’ halinde yüreklerimize düşen o çilenin sesidir...” Bu çileli sese göre şiir ise; ‘Mutlak Hakikat’i arama işidir. Mutlak hakikat Allah’tır. Ve şiirin, ister O’na inanan ve ister inanmayan elinde, ister bilerek ve ister bilmeyerek, O’nu aramaktan başka vazifesi yoktur. Şiir, ‘Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir.’ Sanat ise, buyurun: ‘Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış; Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış’ Şiir sanatının icra edildiği lügat ise, buyurun: ‘Tutuşturanlar, lügat kitabını elime, Bilsin: Allah’dan başka bilmiyorum kelime.’
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT