BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ahlâk ilmi!

Ahlâk ilmi!

“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözünü öne sürerek, topladıkları müslümanların imanlarını, itikadlarını bozdular. Bu söz, dine uygun tasavvuf ehli bir kimse olduğu zaman için geçerlidir. Yoksa her önüne gelen, ne olduğu belirsiz kimselere gidip, tâbi olmak değildir.



Zamanımız istismar zamanı. İstismar eden edene. Maalesef tasavvuf da istismar edilmektedir. Tasavvuf adı altında, tasavvufla, hatta dinle uzaktan yakından alakası olmayan gayri ahlakî işler yapılmaktadır. Dünyalık menfaatler için geçim vasıtası yapılmaktadır. Halbuki, tasavvuf, lügatte kalbi saf yapmak, kötülüklerden temizlemek demektir. Kişinin kalbini, Allahü teâlânın muhabbetine bağlamak, i’tikâdını düzeltip, Resûlullahın söz, hareket ve ahlâkına uyup, yolundan gitmektir. Kalb ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri ve kalbin, rûhun, kötülüklerden temizlenmesi yollarını öğreten ilme, Tasavvuf ilmi denir. İmânın vicdanileşmesini (yerleşmesini), fıkh ilmi ile bildirilen ibâdetlerin seve seve, kolaylıkla yapılmasını ve Allahü teâlânın sevgisine kavuşmayı sağlar. Tasavvuf ilmine, (Ahlâk) ilmi de denir. Tasavvuf âlimleri tasavvufu çeşitli şekillerde târif etmişlerdir. Bunlardan bazıları şöyledir: İmâm-ı Kettânî: “Tasavvuf, güzel ahlâktan ibârettir.” Ebû Ali Rodbârî: “Tasavvuf, kalbi temizlemektir.” Ebû Muhammed Cevîrî: “Tasavvuf, hâlleri kontrol ve edebe riâyet etmektir.” Ebû’l Hüseyin Nûrî: “Tasavvuf, nefsin kötü isteklerini terk etmektir.” Ebû Sâid İbn-ül-Arabî: “Tasavvuf, fuzûli, yâni faydasız işleri terk etmektir.” Amr bin Osman Mekkî: “Tasavvuf, kişinin vaktini değerlendirmesi ve vaktin kıymetini bilmesidir.” Cüneyd-i Bağdâdî: “Tasavvuf, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmaktır.” Ahmed Şirbâhî: “Tasavvuf, kimseye ezâ ve cefâ vermemek, herkese lütuf ve ihsânda bulunmak, hastalık ve musîbetleri herkese izhâr etmemek, düşmanlarını affetmek, insanlık mertebesinin en yüksek derecesine kavuşmayı usûl ittihaz etmektir.” Tasavvuf, ne Yahdudilerin, ne Hind brehmenlerinin, ne Yunan filozoflarının ne de sahte tasavvufcuların uydurmasıdır. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Peygamber efendimizden gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Peygamber efendimiz zamanında tasavvuf yolunda ilerleyenlere verilen zâhid, âbid gibi isimleri, her fırka kendi önderlerine söyledi. Hicretin ikinci yüzyıl sonlarına doğru, doğru itikat sahibi olup, kalblerini gafletten koruyan ve nefslerini Allaha itâ’ate kavuşturanların bu hâllerine (Tasavvuf) ve kendilerine (Sôfî) ismi verildi. Bu isimler, hicrî ikinci asrın sonunda kullanıldı. Kalbin ve ruhun arındırılması Tasavvuf, bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, rûhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretip, kalb hastalıklarının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaşıp, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zaten dînimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibâdet yapılmasını ve bütün bunların da Allah rızâsı için olmasını emrediyor. Kısaca din, ilim, amel ve ihlâstan ibârettir. Bütün insanların, dünya ve âhıret iyiliklerine, rahat ve huzûra kavuşması için birinci lâzım olan şey, doğru bir îmân sâhibi olmasıdır. Bunun için herkesin, kalbini yanlış inançlardan, şüphelerden kurtarmaya çalışması şarttır. Doğru bir îmâna kavuşmak için, doğru i’tikâdı öğrenmek ve buna uygun olarak inanmak gerekir. İnsanların saâdeti için ikinci olarak lâzım olan şey, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmektir. Dînimizde bildirilen helâlı, harâmı, farzı, vâcibi, diğer hususları öğrenmek ve bütün işlerini ve ibâdetlerini öğrendiklerine uygun yapmaktır. Üçüncü ise, kalbin tasfiyesi yâni kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin yazmış oldukları eserleri okuyup amel etmek, iş ve ibâdet yapmak lâzımdır. Bir kimse doğru îmâna kavuşur, dînin emirlerini seve seve yerine getirirse Peygamberlere, evliyâya ve meleklere benzer ve onlara yaklaşır. Maddenin çekimi kanunu gibi, aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği için onlar tarafından yanlarına çekilir. Dağ kadar büyük mıknatısın veya yüksek gerilimli elekromagnetik alanın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekerler. İnsanların ma’nen yükselmesi dünya ve âhıret saâdetine kavuşması bir uçağın uçmasına benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, yâni benzinidir. Maksada ulaşmak için uçak elde edilir. Yâni imân ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için de kuvvet maddesi, yâni ahlâk ilminin yolunda ilerlemek lâzım olur. Tasavvuf (ahlâk ilmi), doğru bir îmândan ve İslâmiyetin emirlerini seve seve yerine getirmekten başka şeylere kavuşmak için değildir. Tasavvufun iki gâyesi vardır: Birincisi, îmânın vicdanileşmesi, yâni yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen îman böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ Ra’d sûresi 28. âyetinde buyurdu ki: (Kalblere îmanın sinmesi, yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) Zikir; her işte, her harekette Allahü teâlâyı hâtırlamak, O’nun rızasına uygun iş yapmak demektir. İkinci gâyesi, ibâdetlerde kolaylık, lezzet hâsıl olması için, nefsi emmâreden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir. İbâdetlerin kolaylıkla, seve seve yapılması ve günâh olan işlerden de nefret ederek uzaklaşılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Din, nereden öğrenilir? Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybten haber vermek, nûrlar, rûhlar ve kıymetli rü’yâlar görmek için değildir. Tasavvuf ile ele geçen ma’rifetlere, bilgilere, hâllere kavuşmak için, önce îmanı düzeltmek, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uygun iş ve ibâdet yapmak lâzımdır. Yüz yıldır, tarikat diyerek, birçok şey uyduruldu. Eshab-ı kiramın yolu unutuldu. Cahiller, sahtekârlar şeyh maskesi altında, müslümanlara her çeşit günahı işlettiler. İslâm memleketlerini, gerçek manada tasavvuf ile ilgisi olmayan, müslümanları sömüren sahte mürşidler, sahte şeyhler istila etti. “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözünü öne sürerek, topladıkları müslümanların imanlarını, itikadlarını bozdular. Bu söz, dine uygun tasavvuf ehli bir kimse olduğu zaman için geçerlidir. Yoksa her önüne gelen, ne olduğu belirsiz kimselere gidip, tâbi olmak değildir. Böyle bozuk bir tarikata girmek, yağmurdan kaçalım derken, doluya tutulmaktan, Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan da olmaktan daha kötüdür. Çünkü bulgursuz yaşanır da, imansız yaşanmaz. Bunların tuzaklarına düşen kimse, sahte, cahil doktora giden hastaya benzer. Sahte doktora giden, hayatından olduğu gibi, sahte şeyhe giden de dininden, imanından olur. Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak için; bugün gerçek manada tasavvuf âlimi olmadığına göre, eskiden yaşamış, bilinen meşhur alimlerin ahlak, fıkıh kitaplarını okuyarak, dinimizi ve dinimizin güzel ahlâkını buralardan öğrenip öğrendiklerimizle amel etmemiz kafidir. Zaten tasavvufun maksat da budur.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT