BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sambur: Kürtler, bölünmek istemiyoruz demeli

Sambur: Kürtler, bölünmek istemiyoruz demeli

“30 yıldır süren şiddet; Türklerle Kürtlerin bir arada yaşamasını imkânsız hale getirmek için yapıldı. Toplumların; dini, tarihsel ve kültürel tecrübeleri ortaktır. Bölmek kolay değildir.” “Kürt sorunu konuşulduğundan, planlardan, stratejilerden bahsediliyor. Fakat duygulardan ve psikolojilerden bahsedilmiyor. Kürtler ve Türklerin birbirini terapi etmeleri gerekir.”



Haber: Osman Sağırlı / Adem Demir 2009 yılında resmiyet kazanan “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesiyle” Kürt sorununun çözüleceği ve terörün son bulacağı beklentisi epeyce yükselmişti. Kürtçe’nin okullarda ders olarak okutulacağı bir dönemde PKK, eylemlerine hız verdi. Şiddetin artması ve silahların konuşması, çözümden yana olanların sesini kesti. Güvenlik tedbirleri ön plana çıkarıldı, çözümde tıkanıklık yaşanmaya başladı. Toplumda karamsar bir tablo oluştu. Konuyu Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Bilal Sambur ile konuştuk. İşte Çarpıcı değerlendirmelerde bulunan Sambur’un sorularımıza verdiği cevaplar: “Demokratik Açılım” ile Kürt sorununun çözümünde belli bir aşamaya gelinmişken ne oldu da şiddetin dozu yükseldi? Kürt meselesi; tek aktör, tek örgüt ve tek devlet üzerinden okunabilecek bir sorun değil. Demokratik açılımla başlayan ve Oslo’daki görüşmeye kadar giden süreci de sadece MİT- PKK-Öcalan üzerinde okumayı sağlıklı bulmuyorum. Oslo’daki görüşmede insanî dokunuş gerçekleşti. Ancak taraflar birbirine güvenmedi. Güven sorunu ortaya çıkınca herkesin ikinci bir gündemi oldu. Bundan dolayı Oslo’da kırılma yaşandı. Öcalan’ın devreden çıkması ve Silvan saldırısıyla kanlı süreç tekrardan başlamış oldu. Güven duygusunu zedeleyen kim oldu? PKK’nın bir hedefi var. Amacına ulaşmak için ince bir stratejiye başvuruyor. Örgütün, ‘devlet bizimle görüşsün’ şeklinde bir talebi yok. ‘Devletle taleplerimizi görüşmek için temas kursun’ diyordu. Şimdi ise ‘Devlet, bizi tasfiye etmek için masaya oturdu’ savunmasını yapıyor. PKK’nın bu algıya gelmesinde bir takım stratejist ve yazarların, ‘AK Parti, sizi kandırmak istiyor. Görüşmelerden hiçbir şey çıkmaz’ şeklindeki söylemleri etkili oldu. PKK, AK Parti’nin gelip geçici olduğunu dolayısıyla karşısında ciddi bir muhatap olarak kabul edilmeyecek bir oluşum olduğu anlayışını benimsedi. Dolayısıyla tasfiye korkusunun zihin dünyasında estirdiği rüzgârla PKK, tekrar çatışmayı tercih etti. Toplum, 30 yıldır gelen cenazeleri kanıksadı mı? Cenazelerin kanıksadığını düşünmüyorum. Aksine cenazeler geldikçe öfke birikiyor. Olay, cenazelerden ibaret değil. Kanlı süreç devam ediyor. İnsanlar, maddi ve manevi büyük kayıplara uğradı. Arka planda farklı bir algı söz konusu. Yüksek idealler uğruna insanların ölebileceği kabullenilmiş durumda. Ne yazık ki, bu şekilde ölümler meşrulaştırılıyor. Ölümler üzerinden, bir zihin ve algı dünyası oluşturuldu. Ölenlerin ardından ritüel ve serenomiyle birlikte başka bir ilişki biçimi inşa ediliyor. Ve tabi bu doğal olarak siyasi ve ideolojik açılardan toplumun maniple edilmesi ve tabanın bir arada tutulması için sonuç verebilir. Ama bu, ahlakî ve vicdanî olarak çok ciddi sonuçlara sebep olmaktadır. Bu insanları birbirine yabancılaştırıyor. Kin, intikam ve nefret duygularının kökleşmesine yol açıyor. Sırf o ölümlerden dolayı yıllarca beraber yaşamış, iş ortağı, arkadaş ve akraba olan insanlar birden bire birbirlerini ötekileştirebiliyor ve düşman konumuna düşürebiliyor. Ölümler toplumu, toplum olmaktan çıkarıyor, insanların ruh ve sosyal dünyasını tahrip ediyor. Toplumların hassasiyetleri de farklılaştı mı? Öncelikle amacı ne olursa olsun, bir tek insanımızı bile kaybetme lüksümüz yok. Bu sebeple ne olursa olsun, kan durmalı, ölümler son bulmalı. Hem doğuda hem batıda insanî bir tutum ortaya konulmalı. Ancak ne yazık ki kanlı süreç, iki farklı algı dünyası oluşturdu. Bu çatışma dilinin ve sürecinin meydana getirdiği kamuoyu, refleksleri ve hassasiyetleri değişik. Doğudaki insan ölümlerine batıdaki üzülmüyor. Batıya gelen cenazelere de doğudaki insanlar üzülmüyor. ‘Bizim kapımıza cenaze gelmediği sürece önemli değil’ gibi ölümü ve acıyı kategorize eden patalojik algı dünyası oluşmuş vaziyette. Ölümlerin bir kan davasına dönüştürülmesi korkutucu. Herkesin canı yanıyorsa oluşmuş öfke niye ortak reaksiyona dönüşmüyor? Örgüt, 2012 yılını “son büyük savaşın” yaşanacağı zaman dilimi olarak ilan etti. “Devrimci Halk Savaşı” tanımlamasıyla ‘bedeli ne olursa olsun sonuç alacağı’ düşüncesi çok tehlikeli bir çıkış. Duygusal katılık ve körleşme riski baş göstermiştir. Cenazeler geldikçe de tek taraflı öfkenin dozu yükseliyor ve ortak insani tutum gösterilmiyor. Şiddet neticesinde Kürt sorunu nasıl bir boyut kazandı? Kürt sorunu şimdiye kadar, devletle Kürtler arasında yaşanan bir mesele gibi adlandırıldı. Acılar, ölümler, hayatın her alanındaki kayıplar, olayın sosyal ve insanı bir soruna dönüşmesi gibi bir risk meydana çıkardı. Sorun, Kürtlerle devlet arasında değil, toplumun iki grubu olan Türkler ile Kürtler arasında yaşanıyor gibi gösteriliyor. Asıl tehlike bu. Duygu ve düşünce dünyamız büyük hasar gördü. Psikolojik tahribatın çok ince bir işçilikle yeniden inşa edilmesi lazım. Kürt sorunu konuşulduğundan hep, planlardan, stratejilerden ve hesaplardan bahsediliyor. Fakat duygulardan ve insanların psikolojilerinden bahsedilmiyor. Oysa Kürtler ve Türklerin birbirini terapi etmeleri gerekir. Kan akarken rehabilitasyon nasıl olacak? Önümüzde iki yol var. Birincisi şiddet sonucu gelen cenazeleri öne sürerek bunu bir kan davasına dönüştürmek. Bununla intikam, kin ve nefreti körüklemek. Çekler ve Slovaklar gibi el sıkışıp ayrılacak bir toplum değiliz. İkincisiyse, Türkiye’deki tüm farklı kesimlerin birbirlerinin haklarına saygı göstererek, sorunlarını hal edip barış içinde yaşamalarıdır. Ayrı yaşamayı imkânsız kılan ne? Türkleri ve Kürtleri bir arada tutan güçlü dinamikler var. Toplumların; dini, tarihsel, kültürel tecrübeleri ve sosyal ilişki dünyaları ortaktır. Ve daha birçok sebep Kürtlerle, Türklerin bu coğrafyada ayrı yaşamalarını imkânsız kılıyor. Her Kürt‘ün ailesinde bir Türk, her Türk’ün ailesinde ise neredeyse bir Kürt var. Yıllara dayalı olarak insanların geliştirdiği iş, ekonomik, ticari ve sosyal ilişkiler mevcuttur. Eğer Türkiye’deki bu güçlü dinamikler olmasaydı bir iç savaş yaşanırdı. Ama şunu da unutmamak gerekiyor güçlü dinamikler de sınırsız güce sahip değil. Bu kadar iç içe geçmiş toplumdaki karamsar tabloyu yıkmak için neler yapılmalı? 30 yılı aşkın savaş, Türklerle, Kürtlerin bir arada yaşamasını imkânsız hale getirmek için yapıldı. Çatışmaların dozunun artırılmasının sebebi de; Kürtler ve Türkler arasında biz artık bir arada yaşamak istemiyoruz düşüncesini yaymaktır. 90 yıllık ezberler ve klişelerle sorunlarımızı çözemeyiz. Öncelikle milliyetçi dilin terk edilmesi gerekir. Acılar üzerinden insanların etnik aidiyetlerini katılaştırmak ve onları bir nasyonalizm körlüğüne saptırmak çok kolaydır. Milliyetçilik pompalamak yerine; hayata saygıyı, insan onuruna ve özgürlüğüne saygıyı ön plana çıkarmak gerekiyor. İkinci olarak resmi bürokratik bir yaklaşıma mahkûm değiliz. >>> Yaşamak da yücetilmeli Türk toplumu, şiddete tahammül edemez bir noktaya gelmiş midir? Türk toplumu, şiddet sarmalından bıkmış usanmış fakat bunu nasıl sona erdireceğini bilmiyor. Türkler, çocuklarının bölgede görev yapmasını, yapsalar da cenazelerinin gelmesini istemiyor. Büyük bölümü, militan öldürülerek sorunun biteceğini düşünüyor hâlâ. Kürt sorununun, şiddetsiz bitirilmesine yönelik bir perspektif gelişmemiş. İmparatorluk bakiyesi bir ülkenin yeniden küçülmeye tahammülü yok. Toprak bütünlüğünün korunması adına ölümlerden sonra “Vatan sağ olsun” ifadesi bir anlamda bu derin korkunun sonucudur. Kürtlere, düşen, Türklerin bölünme endişesini gidermektir. Bir arada yaşamanın formülü nedir? Din ve sosyal bilimcilerimizin; insana saygı felsefesini geliştirmeleri gerekiyor. Ölüm, yerine hayatı esas almalıyız. Artık, ‘ölümü değil, yaşamı yüceltmektir’.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT