BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Avrupa Birliği’ni unuttuk mu?

Avrupa Birliği’ni unuttuk mu?

Türkiye, 1999’da Avrupa Birliği’ne aday ilan edildikten sonra büyük bir dönüşüm yaşadı. Çıkartılan bütün engellemelere rağmen, demokratikleşme yolunda uyum yasaları çıkarıldı. REFORM yapmanın güçleştiği bir dönemde bir de Arap Baharı Türkiye’nin dış politika gündemini neredeyse tamamen rehin almaya başlayınca, ne siyasiler, ne de medya AB ile ilgilenir oldu.



Birkaç yıl öncesine kadar ekim ayı yaklaşırken, “Avrupa Birliği’nin (AB) bu yılki İlerleme Raporu’nda acaba Türkiye hakkında neler yazılacak?” sorusunun etrafında yoğun tartışmalar yapılırdı. Üniversitelerimiz ve araştırma kuruluşları konferanslar tertip eder, siyasiler açıklamalar yapar, hangi televizyon kanalına geçilse mutlaka AB konulu bir açık oturuma rastlanırdı. Son yıllarda bu durum giderek ortadan kalktı. AB konusundaki heyecanını -her şeye rağmen- kaybetmemiş bir avuç akademisyen ve köşe yazarıyla, temel işlevi Türkiye’nin AB ile ilişkilerini yürütmek olan AB Bakanlığı bürokratları dışında, İlerleme Raporu’nun muhtevasının ne olacağını merak eden yok. Zira kendimize bile itiraf etmekten çekinsek de, AB’ye üye olmak artık Türkiye’nin öncelikleri arasında değil. Bu durumun ortaya çıkmasına yol açan Türkiye’den ve AB’den kaynaklanan başlıca sebepler defalarca yazıldığı için onların üzerinde durmayalım. Türkiye’nin AB üyeliği hedefinden sapmasının demokratikleşme üzerinde nasıl etkileri olacağını ele alalım. 1999’da AB’ye aday ilan edildikten sonra Türkiye büyük bir dönüşüm yaşamaya başladı. Her ne kadar vatandaşların büyük çoğunluğu için AB, yeni iş imkânlarının bulunduğu, Türkiye’nin ekonomik problemlerinin çözülmesine yardımcı olacak bir araç olarak algılanmış olsa da, aslında AB üyeliğinin bu yönü baştan itibaren zayıftı. Hele 2004’te çoğu eski Doğu Avrupa’da bulunan fakir ülkelerin AB’ye katılmasından sonra, Türkiye’nin üye olması halinde pastadan alacağı pay iyice küçülmüştü. Buna rağmen AB üyelik sürecine heyecanla destek veren kesimlerin en temel gerekçeleri, bu sürecin Türkiye’nin demokratik dönüşümüne büyük bir ivme kazandıracağıydı. Nitekim AB Komisyonu tarafından 12 yıl önce hazırlanan ilk Katılım Ortaklığı Belgesi’nden başlayarak, Türkiye’de taşlar yerinden oynamaya başladı. Önce küçük, 2004’te müzakerelere başlama kararının alınmasından sonra ise dev adımlarla reformlara girişildi. Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm yıllık İlerleme Raporları’nda AB tarafından çoğunlukla övülürken, eksik yönler de bütün açıklığıyla ortaya koyuluyordu. AB, ölüm cezasının kaldırılmasını istedi; Türkiye anayasasını ve ceza kanununu değiştirerek ölüm cezasını kaldırdı. AB Türkçeden başka dillerde yayın yasağının kaldırılmasını istedi, Türkiye Kürtçe kanal kurdu. AB, Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) vesayetinin demokrasiyle çeliştiğini vurguladı; Türkiye MGK’nın yapısını baştan aşağıya değiştirdi. AB, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni (DGM), olağanüstü hal uygulamasını, işkence ve kötü muameleyi, gayrimüslim vakıflarının durumunu, kadın-erkek eşitsizliğini, yargının bağımsız olmamasını, düşünceyi ifadedeki sıkıntıları, sendikal hakların yetersizliğini, askerî harcamaların siviller tarafından denetlememesini ve daha birçok önemli konuyu eleştirdi; Türkiye ardı ardına çıkarttığı uyum paketleriyle AB’nin bu isteklerini yerine getirmeye koyuldu. Türkiye büyük bir istek ve hevesle reformlar yaparken elbette her şeyden önce kendi vatandaşlarının çağdaş bir ülkede yaşayabilmesini hedefliyordu. Zaten uzun yıllar önce yapılması gereken ama yapılamamış bir büyük dönüşüm gerçekleştiriliyordu. AB’ye üyelik hedefi ise bu dönüşümün hem vatandaşlar tarafından daha fazla desteklenmesini sağlıyor, hem de dönüşüme karşı çıkan statüko güçlerinin, daha doğru bir ifadeyle müesses nizamın çıkarttığı engellerin aşılmasında başarıyla kullanılıyordu. Doğru veya yanlış, AB’ye üye olmak memleketimizde çağdaşlaşmakla eş değer tutulduğundan, reformlara direnenler AB üyeliğine, dolayısıyla Türkiye’nin çağdaşlaşmasına karşı çıkan kesimler olarak nitelendiriliyordu. 2007 sonlarından başlayarak Türkiye’deki reform süreci yavaşladı. Bunda AB’nin Türkiye’nin üyeliğine giderek daha soğuk yaklaşmasının tetiklediği isteksizlik kadar, eski müesses nizamın AB reformlarıyla ortadan kaldırılmasından sonra bu kez yeni bir statükonun tesis edilmeye girişilmesi etkili oldu. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecekmiş gibi duran AB üyeliğini ileri sürerek reform yapmanın güçleştiği bir dönemde bir de Arap Baharı Türkiye’nin dış politika gündemini neredeyse tamamen rehin almaya başlayınca, ne siyasiler, ne de medya AB ile ilgilenir oldu. Demokratikleşmenin bu ülkede yaşayan herkesin hayrına olduğu aşikâr. Fakat AB’ye üyelik hedefi yeniden canlandırılmadan reform dinamiklerini acaba hangi unsurlarla diri tutabiliriz? Ağır aksak, kör topal giden AB sürecini ikame edebilecek yeni bir çağdaşlaşma katalizörünü henüz keşfedebilmiş değiliz. AB ile ilişkilerimiz ise giderek daha fazla tedaviye muhtaç hale geliyor. Ama AB’ye üyelikten çok sürecin kendisinin önemli olduğu gerçeği değişmedi.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT