BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yaptığı doğru muydu?

Yaptığı doğru muydu?

“Nasıl edip yapmalıydı? Beklemediği bir anda, böyle bir hadise başına geleceği, hiç de aklına gelmezdi. Elalem ne diyecekti acaba?...” Sanki dört yol ağzında gibiydi. Hangi yolu tutmalıydı? Hangisi onu huzura götürecekti, huzura çıkaracaktı.



“Nasıl edip yapmalıydı? Beklemediği bir anda, böyle bir hadise başına geleceği, hiç de aklına gelmezdi. Elalem ne diyecekti acaba?...” Sanki dört yol ağzında gibiydi. Hangi yolu tutmalıydı? Hangisi onu huzura götürecekti, huzura çıkaracaktı. Artık onun da yolu küçülmüştü. Yaşı altmışın üstündeydi. İçeriye doğru uçmuş göz çukurları, ağlamaktan kurumuş pınar gibiydi. Az mı gözyaşı dökmüştü? Haftalarca, aylarca dinmeyen yağmurlar gibi ağlayıp durmuştu. Ağlamakla, sızlamakla Fevzi’sini geri getirecek miydi? Öğretmenleriydi. Lise son sınıfta iken, köylerine yeni gelmişti. Köyleri o bölgede en büyüklerindendi. Sanki bir kasaba gibiydi. Onun için liseleri bile vardı. Bu genç, yakışıklı, fidan boylu öğretmenlerine, sınıfın bütün kızları vurulmuştu. Hepsi de, ona aşık olmuştu. Feride, ön sıralarda oturuyordu. Uzun saçları, kara kömür gözleri, gül yanakları bu yeni öğretmeni sanki büyülemişti. Dolunay gibi yüzü, maral gibi bakışları, onu iyice etkilemişti. Kimi defa gelip sıranın köşesine oturuyor ve ona yazılılarda, gizlice yardım ediyordu. Onlar yalnız bakışlarıyla konuşuyorlardı. Ders yılı biter bitmez de evlenmişlerdi. Ölümler... aniden... Feride hanım, gün geçtikçe eriyen karlar gibi eriyordu. Beyinin aniden ölümü, onu çok bitirmişti. Sudan ekmekten de kesilmişti. Keşke Fevzi o gün balığa gitmeseydi. O kadar çok yalvarmıştı ki... Hiç aldırış etmemişti. Her pazar günü Fevzi, balık tutmağa gidiyordu. Deniz boyunda dinleniyor gibiydi. Orada kitap okuyor, gezip eğleniyor, stres atıyordu. Emekliliğe daha alışamamıştı. Bir kaç yıl olsa da, kuşlarla erkenden uyanıyor, kalkarak birşeyle meşgul oluyordu. Ya evde bağ bahçede taş topaç bırakmamıştı. Birer birer hepsini toplayıp atmıştı. O gün balığa gitmiş ve bir daha eve dönmemişti. Şişen teknesiyle denizin içlerine açılmış ve büyük bir dalganın etkisiyle, alabora olmuş ve tam üçüncü günü, dalgalar onu aşağılarda bir yerde sahile atmışlardı. Dört duvar arasında Feride hanımın yememesi, içmemesi onu çok düşündürmüştü. O dolunay yüzü şimdi yarımay gibi gözüküyordu. Biraz kamburlaşır gibi de olmuştu. Direnci azalmış, gücü kuvveti tükenmişti. Evlerinin önündeki o ayna gibi bahçeleri, şimdi gürlük içindeydi. Bir gün, onu sabahtan akşama kadar uğraşarak temizleyip arıttı. Ama o, hepten bitmişti. Zar zor kendini içeriye atmıştı. Eski zatüresi yeniden depreşmişti. Onu hastaneye götürüp yatırdılar. Yirmi günlük tedaviden sonra, ayaklarının üstüne basabildi. Ne de çok seveni sayanı vardı. O yirmi gün içinde, geleni gideni hiç bitmedi. Eski komşuları Cemil bey de gelip halini hatırını sormuştu... Evde dört duvar arasında günler geçmek bilmiyordu. Hele de akşam oldu mu, içine bir sıkıntı çöküyordu. Geceleri her bir kıpırtı, çıtırtı ve hareket onu rahatsız ediyordu. Uykuları kaçtı, sabahları yatsalar da bu yalnızlığa alışamıyordu. Fevzi’nin duvarda asılı resminin karşısına geçiyor, saatlerce ona bakarak gözyaşı döküyordu. Bazı günler de, resmini indiriyor onu defalarca silip, öpüp, kokluyordu. Aylar geçtikçe, geleni gideni azalmaya başlamıştı. Bu yalnızlık onu bunaltıyordu. Eline bir iş alsa, kendini daldırıyor o işi sonuna kadar bitiremiyordu. Başkasını da alsa, onu da öyle yarıda bırakıyordu. Hele de şu kış günleri çok sıkıcıydı. Sobacılık onu çok zorluyordu. Sabahları kül temizlemek, kül atmak, kömür getirmek ve soba yakmak onu bıktırmıştı. Bütün bunlar zatüresini azdırıyordu. Nefesi daralıyor, takatsız kalıyordu. Bir akşam üstü, pazardan dönüyordu. Epeyce yüklenmişti. İki büklüm fileleri, poşetleri yerde sürükler gibiydi. Yolu uzadıkça uzuyordu. Elleri bu kesilmişti. Ağlar gibiydi. Birdenbire karşısında birisini gördü. Dikkatle bakınca onu tanıdı. Bu, kıdemli çavuş Cemil beydi. Onlarla önceleri, çok iyi komşuluk yapıyorlardı. Ama bu oturdukları evi yaptırınca, onlardan uzaklaşmışlardı. Bayramlarda, kimi karşılaşıp görüşseler de, iki yıl önce eşi kanserden ölmüştü. O da onun gibi yalnızdı... Hayatta değişiklik İşte Cemil bey, ellerinden yükün birazını almış konuşa konuşa yürüyorlardı. Böylece ona o akşam pazardan eve toplanmasına yardımcı olmuştu. Sonra yine de böyle birkaç defa karşılaşıp konuşmuşlardı. Bu karşılaşmalarının birinde Cemil bey, Feride hanıma ömürlerinin son günlerinde, biribirlerine destek olmak için yollarının birleştirilmesi için teklifte bulundu. Feride hanım, bu teklife önce çok kızmış ve canı sıkılmıştı. Nefsinin esiri mi olacaktı? Bu yaşta böyle bir şeyi nasıl düşünebilirdi? Kendi kendine kızdı. Sonra hıçkırıklarla ağladı. Kendini yargılayıp cevabını arayıp durdu. Günler, haftalar geçse de, bir türlü bir karara varamıyordu. Genç değildi, sakat değildi. Ama bu yalnızlıkla da başa çıkamıyordu. Oradan dönen varmıydı ki? Ne onun Fevzi’si geri gelecekti, ne de Cemil beyin Ayşe’si. Düşündü, taşındı. Bu hayat kavgası devam ediyordu. Karar verip toplandılar. Ama yalnız, ama başkasıyla geri kalan bu ömür yaşanmalıydı. İyi mi etti, kötü mü orasını bilemiyordu. Şöyle böyle desek de, demesek de yeniden bir aile yuvası kurulmuştu. Acaba, bu yaptığı doğru muydu? Latif KARAGÖZ/ÇORLU Diyalog Yağmur sevdası Kururken topraklar, çatlarken dağ-taş Haykıran hasreti bitir yağmurum Susayan gönlüme günlerce yağ-baş Arzumu yerine getir yağmurum. * * * İksirini, toprak içip de kansın Kirlenen duygular bir bir yıkansın Irmaklara kaynak, yeşile cansın Yeryüzüne hayat götür yağmurum. * * * İlhamından mahrum kalırsa şair Mısralar kavrulur, yeşermez şiir Bulutlardan süzül, sevgiye dair Tebrikler yaz, satır satır yağmurum. * * * Şiirini oku, ruhumu cezbet Bu gece, kulağım sesine hasret Çiçekler, aşkından beklerken medet Sorulmalı bir hal-hatır yağmurum. * * * Her canlı muhtaçtır sendeki sa’ya İkliminde uyur en tatlı rüya Kainat dalarken derin uykuya Uykuya-uykuya yatır yağmurum. * * * Duaya uzanan dağlar-tepeler Bir damla suyuna kavuşmak diler Yolunu gözlerken yeşil vadiler Yanar lale, fulya, ıtır yağmurum. Hamit DEMİR/SAMSUN İnsan Önce bir damla su sonra bedenim Bir tomurcuk iken, sonra çiçeğim Küçük bir fidanlık meyvesiz... Ağaç olduk, meyvelendik, taşlandık Neşelendik, gamla dolduk, yaşlandık Yapraklar döküldü, tek tek Hayat, mazi oldu, öbek öbek Anılar gittikçe uzaklaştı Yol, Allah’a iyice yaklaştı Ömrün, son demi artık Sevgililer, yanımızda yok artık Ruhumuz, bedenimiz yırtık, pırtık Neşeye, gama kedere elveda artık. Nuriye ALPÜSTÜN/İZMİR Kara sevda Güzelim! Nedense, her gören sana kara der Varsın desinler, bundan ne çıkar? Yaz mevsimi geçer, bunun bir de kışı var Kömür gözlerin, üşüyen tenimi, ısıtmaya yeter. * * * Haydi, gel de ellerimden tutuver Sana kara diyenlerin, bir kere gönlü kara Yokluğunun hasreti, içimde olmuşsa yara Kömür gözlerin, hasreti söndürmeye yeter. Canip ÖNCÜ/ UŞAK Kelepçeler ve sen Bak gardiyan güneş batıyor Şu güneşin batışı yok mu Öldürüyor beni gardiyan Bırak son bir sigara içeyim. * * * Karanlık bir odaya attılar beni Kafam karışık ellerim kelepçeli Yalnız ikimizi düşündüm Ve geçen o güzel günleri... Gardiyan.. gardiyan Aç kapıyı, aç ölüyorum gardiyan Duvarlar üstüme üstüme geliyor Aç da nefes alayım gardiyan. * * * Bugün çok mutluyum gardiyan Sevdiğim, o insan geliyor Aç parmaklığın önünü Aç da hasret gidereyim... Bülent DAĞ/KAYSERİ Ne güzel anılar O ufak deniz iskelesi yosun tutmuş Salacak’ta Bir ufak gemi gelirdi her gün şafakta Sabah gidenler akşama dönerdi Salacak’ta.. O küçük iskelede seyret güneşin batışını Sarayburnu’ndan güneşin akışını! * * * Akarken kaybolur akşam tüllenir Artık yavaş yavaş mehtap güllenir Akordiyon nağmeleri gelirdi kulaklarımıza Kumsalda yürürken sahile vuran dalgalarla Şarkı söylerdi kumrular martılarla.. Gecesine doyum olmazdı, Ay, ışıklarını dökerdi Marmara’ya. * * * Sarayburnu’nda batan güneşin Yoktur dünyada daha bir eşi Denizin üstüne dökülür renk cümbüşü. Bazen kopardı fırtınalar Günlerce raksederdi martılar, Kurutulan sıra sıra dizilmiş balıklar Salacak’ta balık tutardı kayalıklar. * * * O güzelim tarihi yalılar Yok olsa da, hatıralarda kalmış anılar! Şükran BEŞIŞIK Yiğidim Hani sen yıkılmazdın yiğidim Seni üzen şey ne? Sen aşılmaz dağların ardındaydın Sen görülmez bulutların arasında... * * * Bir kurşunla yıkılmazdın yiğidim Seni bu kadar yıpratan şey ne? Sen seslenince dururdu kurşun Yorgun mu düştün yiğidim? Ayşe CENGİZ/ KUŞADASI DUYURUN 21. YÜZYIL ŞİİR, ÖYKÜ VE KARİKATÜR YARIŞMALARI II • Okurlarının yazı kurulunu oluşturdukları ilk ve tek dergi GÜNEŞ: DÜŞÜN VE SANAT yayın hayatına GÜNEŞ UYGARLIĞI: BİLİM, DÜŞÜN VE SANAT DERGİSİ adıyla Eylül ayına, geleneksel yarışmalarının ikincisini düzenleyerek, dönüyor. • Yarışmalarımızda isimler kodlanacak, isimlerin değil eserlerin yarışması sağlanacaktır. • Seçici Kurulu’nu katılımcıların oluşturdukları yarışmalarımıza eserlerine güvenenleri davet ediyoruz, Son İştirak Tarihi: 12 HAZİRAN 2000’dir. • Yarışma koşullarımızı, yazın ilkelerimizi içeren BÜLTEN’imizi isteyin Yazışma Adresimiz: Uğur ÇUKURKENT 35 Sk. No: 58/1 Bahçelievler-ANKARA KATILIN, UYGARLIĞIMIZDA YER ALIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT