BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir pazar serüveni

Bir pazar serüveni

Baharı solumak isteyen Yûşa Tepesi’ne gelsin. Çamdan çime bin ton yeşil, önünüz Boğaz, yanınız Karadeniz. Biliyor musunuz şu pazarların hiç tadı tuzu yok. Bunun kadar bereketsiz gün görmedim gitti. Güya tatil, insan daha fazla yoruluyor. Hadi ben tembelim ama millet niye geç kalkar?



Biliyor musunuz şu pazarların hiç tadı tuzu yok. Bunun kadar bereketsiz gün görmedim gitti. Güya tatil, insan daha fazla yoruluyor. Hadi ben tembelim ama millet niye geç kalkar? Kahvaltıyı uzatırda uzatır ancak öğleye doğru kıpırdarlar. İşte o saatten sonra yollara çıkacakları tutar. Hele gök azıcık lacivert, bulutlar akça pakça olmasın arabasına atlayan boğaza çıkar. Boğaz yolları hele Anadolu tarafı dar ve sıkıntılıdır. Yalı sahipleri denizi saklamak için ne gerekiyorsa yapar, iki adam boyundaki duvarlarla tepenize abanırlar. Araba deseniz başa bela. Atsanız atılmaz, satsanız satılmaz. Yapılacak tek şey vardır yelken açıp trafik seline kapılmak. Bu sefer de öyle oluyor. Güya Beykoz’da temiz hava alacağız, ekzoz kokusundan içimiz dışımıza çıkıyor. Paşabahçe’den itibaren kontrol bizden çıkıyor. Günahlarını almayalım ne öndekiler çekiyor ne de arkadakiler itiyor ama babayağı makasa alınıyoruz. Rastgele sürüklenip gidiyoruz. Mecburi istikamet “Yûşa Aleyhisselam” yazılı tabelanın önünde bitiyor. İşte şimdi dönebilirim ama öyle yapmıyorum. “Bunda da bir hayır olmalı” diyerek devam ediyorum. Panayır gibi Burası çok hoş bir mevki. Hele bu mevsimde tadına doyulmuyor. Çamdan çime bin ton yeşil. Bir yanda Karadeniz’i, bir yanda Boğaz. Gemiler ayaklarınızın altından akıp gidiyor. Oğlanlar zümrütü kıskandıran çimlerin üstünde yuvarlanıyor, kızlar kilim yayıp bebek uyutuyor. Yeni ayaklanan minikler neşeli çığlıklar atarak koşuşturuyor, annelerine zoraki idmanlar yaptırıyorlar. İnsanın acıyası geliyor. Garibanlar ipi kopan danalar gibi zıplıyorlar. Ah şu körolasıca apartmanlar... Diğer günlerde böyle mi bilemiyorum ama pazarları ortalık piknik alanına dönüyor. Yanyana dizilen barakalardan dumanlar yükseliyor, Köfteler kızarıyor, dönerler kesiliyor. Helvalar, macunlar, balonlar... Civar köylüler yöre mahsullerini mesela ceviz, fındık, biber patlıcan kurusu, lor, peynir, bal, pekmez, pazı, tere satıyorlar. Bilmem yanılıyor muyum? İnanın şu kadın milletinin gönlü daha temiz. Erkekler arabalarının yağıyla suyuyla oyalanırken onlar ak tülbentlere bürünüyor, huzurla mırıldanıp duruyorlar. Cüzünü heceleyenler, tesbih çekenler, ezberinden okuyanlar, gözlerini yumanlar, ellerini açanlar... İstisnasız hepsinin dudakları oynuyor. Sonra soruyor, soruşturuyor, bir şeyler öğrenmeye çalışıyorlar. Nitekim bir kadın (bana azıcık mürekkep yalamış gibi geliyor) yaşlılara Yûşa Aleyhisselam’ı soruyor. Amcamın biri “Galiba Telli Baba’nın arkadaşıymış” gibi yalan yanlış birşeyler söylüyor, satıcının biri ise “Önce dilek tutacaksın abla” diyor, “sonra şu şekerleri dağıtacaksın. Buyur kutusu şu para.” Üstüme vazife gibi çıkışıyor, “Ne alakası var yani” diyorum. Bu sefer kadın bana dönüyor. Haydaa işe bak. Ben kim, Yûşa Aleyhisselam’ı anlatmak kim. Mübarek hakkında bir iki satır konuşuyor ama kendim de beğenmiyorum. Eve dönünce ilk işim Peygamberler Ansiklopedisi’ni karıştırmak oluyor. Efendim Yûşa Aleyhisselam Hazret-i Yusuf’un neslindendir. Onun gibi hoş simalı, tatlı dillidir. Musa Aleyhisselam devrinde yaşar ve bu büyük Peygamber’e yürekten bağlıdır. (Zaten annesi Musa Aleyhisselam’ın kardeşi olur.) Birgün Musa Aleyhisselam çok beliğ bir hutbe okur. Dinleyenler hayran olur ve “Şu yeryüzünde senden daha alim kimse var mıdır?” diye sorarlar. Doğrusu bunu Musa Aleyhisselam’da merak eder, nicedir hisse alabileceği bir zatın hasretini çeker. Allahü teala ona Hızır Aleyhisselam’ı bulmasını ve ilim öğrenmesini emreder. Musa Aleyhisselam yeğenini (Yûşa’yı) alıp yola çıkar. Azık sepetlerinde taşıdıkları tuzlu balığın canlandığı noktada aradıklarını bulacaklardır. Nitekim iki denizin (Rum denizi ile Faris Denizinin) birleştiği yerde balık suya atlar. İşte orada Hızır Aleyhisselam’la buluşurlar. Muhteşem bir sohbete kavuşurlar. Hazreti Yûşa, Musa Aleyhisselam’a eskiden de sadıktır ama o günden sonra bambaşka bir insan olur. Bir süre sonra Allah-ü teala İsrailoğullarına Arz-ı Mev’ûd’u (vaad edilmiş toprakları) ihsan eder. Ancak o yıllarda Arz-ı Mev’ûd’a (Filistin, Şam yöresi) Amâlika kavmi yerleşmiştir. Bunlar iri yarı, kaba saba ve kan dökücü insanlardır. İsrailoğulları “Ey Musa! O zalimler, bulunduğu müddetçe oraya gidecek değiliz. Artık sen ve Rabbin beraber gidin de muharebe edin. Biz burada kalıp oturuculardanız” derler. Musa Aleyhisselam buna çok üzülür ve “Ya Rabbi” der, “Ben kendimle kardeşimden (Harun’dan ve iman edenlerden) gayrisine sahip değilim. Artık bizimle bu fasık kavmin arasını ayır.” Allahü teâlâ Musa Aleyhisselam’ın duasını kabul buyurur. İsrailoğulları yıllarca Tih Sahrası’nda dolanıp durur. Aradan tam 40 yıl geçer ve emre itiraz edenlerden kimse kalmaz. Ama bu arada Hazret-i Harun ve Hazret-i Musa vefat ederler. Allah-ü teâlâ Yûşa Aleyhisselam’ı peygamber olarak vazifelendirir. Arz-ı Mev’ud’a doğru Hazret-i Yûşa, İsrailoğullarını toplayarak Tih Sahrası’ndan çıkarır. Önce Eriha sonra İlya şehrini alır. Yörenin 5 hükümdarı biraraya gelerek karşısına çıkar ama hezimete uğrarlar. Allah’ın (Celle Celalüh) yardımı onun yanındadır. Kâh nehirler yol verir, kâh surlar yıkılır. Bazen gökten yumruk iriliğinde dolular yağar, düşmanlarını helak eder. Ama en bilinen mucizesi güneşin durmasıdır. Müminler bir cuma günü Kudüs’e yüklenirler. Akşama doğru şehir düşmeli olur ama içeridekiler canla başla direnirler. Zira bu ümmetin cumartesi günü savaşmayacaklarını iyi bilirler. Ancak hiç hesapta olmayan bir şey olur, Allah-ü teâlâ güneşi durdurur. Müşrikler neden sonra güneşin milim oynamadığını anlar ve paniğe kapılırlar. Çaresiz teslim olur, şehri inananlara bırakırlar. Şimdi hedef, zulmüyle tanınan hükümdar Belâk’tır. Belâk Yuşa Aleyhisselam’a asker gücü ile karşı koyamayacağını anlar. O güne kadar tek duası red olunmayan Bel’âm’a koşar. Bel’âm “Evet ben İsm-i azam duasını biliyorum ama...” der, “Gelen bir Peygamberdir. Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, karşılarında olamam”. Hükümdar Belak ısrarcıdır. Bir yana darağacını kurdurur, bir yana akıllara ziyan verecek kadar altın koydurur. Hanımı da karşısına çıkınca Bel’âm tutulur kalır. Bütün bunlara rağmen dua etmemekte kararlıdır ama şeytan kılık değiştirerek yanaşır. “Şu şehri ve ahalisini ancak sen kurtarabilirsin” der, “Zaten Allah’a yakınlığın biliniyor. Belli mi olur, belki de sana peygamberlik verir”. İşte Bel’âm buna kanar ve Husban dağına çıkar. Ellerini açar ama ağzından dökülen sözler Belka ahalisi ve hükümdar Belâk aleyhindedir. Artık dili onu dinlemez. Yûşa Aleyhisselam’a dualar etmeye başlar. Ama ne yazık ki o güzel sözlerin çıktığı ağız gazaba uğrar. Bel’âm bin Bâûrâ mahv-ı perişan olur. Yûşa Aleyhisselam Filistin’i ele geçirir ve tam 20 yıl kavmine Tevrat öğretir. Mübarek hoş simalıdır. Mânâ yüklü iri gözlerine bakanlar tutulur kalır. Ümmeti onu çok sever ve yıllarca unutamaz. Belki de bu yüzden onlarca kabri vardır. Kimbilir? Filistin neresi İstanbul neresi? Gelelim Yûşa Tepesine. Bu kabri Yahya Efendi keşfeder. Anlatılanlara göre Yûşa Aleyhisselam büyük velinin rüyasına girer ve Beykoz sırtlarını göstererek “Beni ziyarete gelsene” der. Yahya Efendi “Filistin neresi, İstanbul neresi” deyip hayra yorar. Ama rüyalar tekrarlanınca işaret olunan yere gelir, yerlilere danışır. Beykozlu çobanlar tepe üzerindeki bir mahalli gösterirler ki çiğnenmediği bellidir. Söylenenlere bakılırsa buraya hiçbir hayvan basmaz ve otunu ağzına almaz. Yahya Efendi gösterilen yerin kenarını köşesini kazdırır ve aradığı taşları bulur. Üzerlerinde o devre ait yazılar ve şekiller vardır. Sadece Yahya Efendi değil bütün veliler buraya hürmet ederler. Yûşa Tepesi makam mıdır, kabir midir? Doğrusunu elbette Allah (Celle celalüh) bilir. Ancak gönül ehline bakarsanız “boş değildir”.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT