BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tiyatronun sefiresi

Tiyatronun sefiresi

Tam bir tiyatro tutkunu olan, liseyi Dame de Sion’da okuduğu yıllarda okuldaki piyeslerde rol alan Gencay Gürün, dünyanın dört bir yanında izlediği temsillerden edindiği birikimi önce Ankara’da Devlet Tiyatroları’nda ardından da İstanbul’da Şehir Tiyatroları’nda Türk tiyatroseverlere sundu.



“Tiyatro, karanlıkta ilerlerken size sunulan bir mum ışığıdır“ der tiyatrocular. Bu ışık kimi zaman rüzgarda zayıflasa da daima yanmaya devam edecektir yeter ki ışığı taşıyan birileri olsun. Her iş sevmekle, gönül vermekle zirveye yerleşir. Her uzman kişi yürekten bağlanmakla, fedakarlık yapmakla zirveye oturur. Zamanın, zeminin ve imkanın başarıyı destekleme oranı yüksektir; iş bu unsurları olumlu manada değerlendirmektir. Gerçek değerler kolay yetişmiyor. Bir konuda isim yapmakta öyle basite indirgenecek bir durum değil. Başarının arkasında durmak da yürek ister. İşte kocaman yüreğiyle başarılı, daima tiyatronun yanında ve içinde olmuş, başarının arkasında dimdik duran bir isim; Gencay Gürün. Gerçek bir İstanbul hanımefendisi; geçmişin tadını yaşatan zarif davranışları, konuşurken bize farklı tahayyüller sunan tasvirleriyle karşımızdaydı... izler sizi sadece basından öğrenebildiğimiz kadar tanıyoruz. Sohbetimizin başında Gencay Gürün’ü kendi ağzından tanımak istiyoruz. Kendinizden biraz bahsedebilir misiniz? G.G : Tabii kısaca bahsedeyim... İstanbul’da Salacak’ta dünyaya geldim. Dedemin evi vardı orada yaşardık. Daha sonra Nişantaşı’nda oturmaya başladık. Dame de Sion’u bitirdim ve hukuk fakültesine gittim.Londra’da master çalışmamla okul hayatımı tamamlamış oldum. Okul sonrası dışişlerinde göreve başladım ve Paris’de konsolosluk yaptım. O dönemde büyükelçi olan eşimle tanıştım ve evlendim. O büyükelçi olduğu için ben istifa ettim. İstifa etmek durumundaydım çünkü aynı işi yapmamız uygun olmazdı. İş hayatında birbirine yakın seviyedeki eşler arasında problem çok fazla yaşanmaz ama bizim aramızda statü farkı vardı ve bu problem olabilirdi. Kocam sefir, ben sefire yıllarca birlikte yurtdışında yaşadık. Bu yıllar boyunca benim için özel olan yegane unsur tiyatroydu. Okul yıllarımda hep temsillerde rol alırdım. Derslerimi sınıf geçmeye yetecek kadar çalışır ve hemen tiyatroya koşardım. Londra’da arkadaş çevrem tiyatro çevresinden kişilerdi. Orada kendime süveter alamadığım zamanlar oldu çünkü param yoktu ama gitmediğim oyun kalmadı.Şimdi öyle yaptığım için çok mutluyum çünkü süveterler eskirdi, ancak seyrettiğim temsiller benim hayat tecrübem olarak yanıma kar kaldı. Profesyonelliğe geçiş Peki tiyatroyla böylesine içli dışlı olmanın yanı sıra profesyonel anlamda tiyatronun içine girmeniz nasıl oldu? G.G : Kocamla birlikte Ankara’ya döndük. Kocamın işi vesilesiyle benim çevrem onun iş arkadaşlarının eşleriyle doluverdi. Hergün bu hanımlarla pastalı, kekli çay partileri düzenleniyorduk ve ben de kilo alıyordum. Hayatım bu şekilde devam ederken, bir gün Devlet Tiyatrosu’nun galasına katıldım. Orada Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Ergin Orbey’le karşılaştım. Oyunu çok beğendiğimi söyledim; o da bana, “Sizin oynadığınız kadar iyi değildi!” dedi. Biz oyunu lisedeyken oynamıştık, o da seyretmiş ve beni hatırlamış. Turgut Özakman benim arkadaşımdı ve ikisi konuşmuşlar, boş olan genel sekreterlik teklifini bana ilettiler. Benim için rüyalarımın teklifiydi bu. Daha sonra genel sekreterliğin yanısıra oyun seçimleri, bulunması ve rapor edilmesi gibi vazifeler de benim uhdeme verildi.Çok mutlu bir beş yıl geçirdim. Sonra Vasfi Rıza Bey emekliliğini istemiş. İstanbul Şehir Tiyatroları’na birisini arıyorlarmış ve bana teklif ettiler. Ancak eşimin işi sebebiyle Ankara’da yaşıyorduk ve ben bu yüzden teklifi reddettim. Eşim emekli olunca ki aynı döneme tekabül ediyor; bu teklifi eşimin desteğiyle olumlu yönde değerlendirdim. Ve İstanbul Şehir Tiyatroları vazifeme böylece başlamış oldum. Bu işi kabul ettiğimde bayağı tereddütler yaşadım. “Altı ay boyunca denerim şayet bir başarı elde edemezsem ayrılırım” şartıyla işe başladım.Üçüncü oyunumuz Lüküs Hayat’la bir anda çok büyük ses getirdik. Bu bana müthiş bir zevk verdi. Tabii tüm bunlar çok büyük fedakarlıklar neticesi gerçekleşti. Tiyatro ve kültür Bu fedakarlıklar ancak yürekteki çok büyük sevgiyle mevcut olabilir. Sizin tiyatro sevginiz bu bağlamda tescilli tabii ki bu sevgi de temelsiz olumaz, mutlaka tiyatro temeliniz mevcut. G.G : Tabii ki temelsiz bu denli içten yaşamak mümkün değil. Benim resmi bir tiyatro deneyimim yok ama okumadığım tiyatro kitabı, görmediğim oyun yok gibi. Seyrettiğim oyunlarda notlar alırdım. Mesela ben Londra’da dikkat ettim en ünlü tiyatro yönetmenlerin hiçbiri tiyatro okulundan mezun değiller. Hemen hemen tamamına yakını kaliteli üniversitelerin tarih bölümünden, ve benzer bölümlerden mezun olmuşlar. Bunun sebebi tiyatronun kültürle ön plana çıkışıdır. Kültür tiyatronun temellerinden biridir. O oyun hangi döneme aitse, o döneme ait bilgiler mutlak şarttır. Neler giyilirmiş, neler konuşulurmuş, nasıl davranılırmış, dekor nasıl olmalı, yaşantı nasılmış gibi konularda bilgili olmak şarttır. Onun içindir ki tiyatro geniş ufuk isteyen kişileri bünyesinde barındırır. Alaturka zevkler Şimdi tiyatroya biraz ara verip özel hayata dönelim. Özel hayatında Gencay Gürün kimdir? Neler yapıyor? Mesela yemeklerini kendisi mi yapar? G.G : Benim çeşitli zamanlarda enteresan bir şekilde ilgilendiğim konular oluyor. Tiyatro hariç hepsi zamanla etkisini kaybetti, yenileri gündeme geldi. Yüzmek hayatımın vazgeçilmeziydi sonra yerini tarih bilgilerini okumaya ve araştırmaya bıraktı. Mesela hatıraları okumaya bayılırım ben. Napolyon’un hatıralarını okudum çünkü onu ve yaşayışını merak ediyordum. Özel hayatım genelde kültürümü ve ülkemi tanıtarak yoğunlaştı. Gittiğim ülkelerde yaşadığımız mekanı kültürümüze uygun bir şekilde döşedim. Bunun için kilimleri araştırdım, antikalar hakkında kitaplar okudum. Haa bu arada ev işleri yaptım mı? Vaktim olmadığı için haliyle yoğun olarak ev işleriyle uğraşamadım. Yemek yapmasını severim, ama öyle “Günde iki öğün yapın derseniz” yapamam. Bir de bu konuda pratik bir insanımdır. Yemeği bir miktar fazla yapar dondurucuya koyarım ve orada hazır bir şekilde bekletirim. Mutfak konusunda alaturka zevklere sahibim, o yüzden mümkün mertebe İstanbul mutfağını yaşatmaya çalışırım. Benim ailemin bir bölümü Yemenden geldi. Ben küçükken evimizde Arapça da konuşulurdu. Tabii ev yaşantımızı Yemen yaşantısı, daha doğrusu Osmanlı kültürü etkilemiştir. Bu haliyle yemeğe de yansıyordu. “Kubbe” denilen içli köfte sürekli soframızda bulunurdu. Lokmalar pişerdi, şimdilerde maalesef böyle güzellikler kalmadı... Çiftlik rüyası Anlattıklarınızdan edindiğimiz izlenime göre hayattaki tüm beklentileriniz gerçekleşmiş ya da ulaşmaya muvaffak olmuşsunuz. Ya şimdiden sonra ne isterdiniz? Gencay Gürün’ün beklentileri neler? G.G : Bir hayvan çiftliğim olsun istiyorum. Kedi çiftliği kurmak isterim. Öylesine güzel kedilerimiz var ki onları değerlendirmemek bence haksızlık. Neden bizi yurt dışında bize ait özelliklere sahip, ün yapmış kedilerimiz olmasın? Tıpkı birçok konuda olduğu gibi Ankara kedilerimiz, Van kedilerimiz yok olup gidiyor. Bu konuda çaba sarfetmek gerekiyor. Bu çaba hayatın kendisi içinde gerekiyor mutlaka. Hayatı dolu dolu yaşamış bir İstanbul hanımefendisinden dinleyecek o kadar çok şey vardı ki vaktin nasıl geçtiğini anlamadık. İçimizde keşke bizde ufkumuzu bu denli açık tutabilsek, hayatın nimetlerinden alabildiğine faydalanabilsek düşünceleriyle oradan ayrıldık... Gencay Gürün’e hayatının en güzel yıllarını verdiği tiyatro sahnesinde veda ettik. Eski bir İstanbul Hanımefendisi ¥ Bu güzellikler sadece yemek ve ev halinde tükenmedi insanların davranışlarından tutun da karakterlerine kadar bu yüzeysellik hayatımıza yansıdı maalesef. Siz eski bir İstanbul hanımefendisi olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz? ¥ G.G : Ah ah bunu bana sormayın... Ben bu konuda çok bedbahtım. Gerçekten beni şu anda en bedbaht eden konu bu. Öncelikle şunu açıklayayım; “Ben asla İstanbul diğer şehirlerden üstün” demiyorum ancak ayrı bir konumu var. Her insanın doğduğu yerde yaşama hakkı vardır ve ben bu hakkımı kullanmak istiyorum. Ben müzik dinlerken Yemen türkülerini ve Katibimi tercih ederim neden sürekli istemediğim müziği gün boyu dinlemek mecburiyetinde kalıyorum. ¥ Cemal Reşit Rey’in konserleriyle büyüdük bizler. O dönemde bağırarak konuşulmazdı. İnsanlar gülümserlerdi ve böylesine karamsar tablolar oluşmazdı. Herkes herkese çok saygılıydı, yardım ederlerdi. O zamanlar İstanbul çok güleryüzlü, temiz ve yeşildi. Erenköy, Suadiye çiçek kokardı. Büyük büyük köşkler vardı ve bahçelerinde ağaçlar vardı. Benim çocukluğumda öyle Bodrum’a falan gidilmezdi, istanbul’da evlerin önünde denize girilirdi. ¥ Sonra o dönemlerde sınıf farkı yoktu İstanbul’da. Ben o dönem için lüks bir okulda okudum ama babam orta halli bir doktordu. Aynı okulda burslu okuyan da vardı, yardımla okuyan da ama biz kimin ne şekilde okuduğunu bilmezdik çünkü hepimizin giyimi, eşyaları ihtiyacı olanla sınırlıydı. Bizim evde Yemen’den gelen halayıklar vardı. Bir gün ben evdeki hizmetliden su istedim; “Bana su getir” dedim. Babam beni odasına çağırdı ve bana “Suyunu kendin alabilecek durumdasın, kalk kendin al. Ama çok gerekiyorsa suyu isterken; getirir misin lütfen de çünkü o senden büyük” diye tenbihlemişti. İşte böylesine ince ruhlu kişiler vardı hayatımızda. Şimdiyi ayıplamıyorum, kınamıyorum ama bizlere ters bunlar. Neden iyi varken kötü örnekleri yaşayalım ki?
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT