BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > ‘Adaletin Öcalanı’

‘Adaletin Öcalanı’

Alman yargıç Benedict Carpzow, 46 yıl içinde 30 bin kişi hakkında idam kararı verdi. İnfazlar da bizzat onun denetiminde yapılıyordu.



tuz bin kişinin katlinden sorumlu Abdullah Öcalan’ı adeta unuttuk. Gazetelerimizde ve televizyonlarımızda, epeydir ne onun adı geçiyor, hatta ne de PKK teröristlerinin... Biz unuttuk ama, Avrupa unutmuş değil. Zaman zaman “idam cezasının kaldırılması”, “insan hakları”, “Kürtçe televizyon” gibi taleplerle, dolaylı yollardan kanlı katili arkalama ve kurtarma çabasını sürdürüp gidiyorlar. Elbette onun kara gözüne, kaşına, bıyığına meftun olduklarından değil, geleceğe yönelik birtakım siyasî hesaplarda onu menzil taşı yerine kullanmak için... Bunların ayrıntısına, yorumuna, tahliline girişmek konumuzun dışında. Ancak, şu şaşırtıcı gelişmeye temas edelim: Ukrayna Bolşevik Partisi, yabancı mihrakların hepsine fark atacak, ahmaklığın dik alâsı bir tavır sergiledi ve Öcalan’a “Stalin nişanı” verilmesini kararlaştıracak kadar ileri gitti. Söz konusu nişan, bilim, edebiyat, sanat alanlarında üstün başarı gösteren Sovyet vatandaşlarına takılıyordu ve adı değiştirilmiş, sonra da kaldırılmıştı. Ama Ukrayna komünistleri, onu eski adıyla ihyâ edip katliam sanatında (!) üstün başarı göstermiş (!) birine vermeye kalkıştıklarına göre, 20. yüzyılın en kanlı diktatörü ile en kanlı teröristini özdeşleştiriyorlar demektir. O açıdan bakıldığında, doğrusu yakışır da... Engizisyon cinayetleri Otuz bin kişinin katiline kol kanat gerecek ölçüde rikkate gelen ve insanîleşen (!) Avrupa, ne dersiniz, bir yandan da günah çıkarma telâşında mı?.. Tıpkı, Haçlı Seferleri özründen sonra Engizisyon Mahkemeleri için de özür dileyen ve günah çıkaran Katolik Kilisesi gibi... Bu mahkemelerin özelliği, sanıkların korkunç işkencelere tabî tutulmasıydı. Çoğu zaman neyle suçlandığını bilmeyen, suçu kendisine söylenmeyen sanık itirafa zorlanır, işkence makinelerinde can vermezse idama gönderilirdi. Hem de asılmak veya kurşuna dizilmek gibi basit yollarla değil... Rengârenk, dehşetengiz idam usulleri vardı Avrupa’nın: Mahkumları diri diri yakmak, kazığa oturtmak, duvara çivilemek, ayrı yönlere çekilen dört ata bağlayıp vücutlarını parçalamak, suda boğmak, damarlarını bıçakla deşmek vesaire, vesaire... Fransız İhtilâli’nden sonra biliyorsunuz daha hızlı bir metod bulundu ve serî üretime geçilerek on binlerce insanın kellesi giyotinlerde kesiliverdi. Nürnberg’deki Alman Millî Müzesi’nde, Franz Schmidt adlı bir cellatın hatıra defteri muhafaza ediliyor. Bu adam, meslek hayatının sadece iki üç yılını kapsayan notlarında, 361 kişiyi nasıl idam ettiğini, 345 kişiye de ne gibi işkenceler uyguladığını anlatmaktadır. Franz’ın o uğursuz görevi yaklaşık kırk yıl sürmüş; öyleyse işkence ettiği ve öldürdüğü insanların sayısını 10 bine yakın olarak tahmin edebiliriz. Hele Torkemado adlı bir İspanyol engizisyon papazı var ki, onun mel’aneti akıl almayacak boyutlardadır. Bu canavarın 10 bin kişiyi yakarak, 100 bin kişiyi de korku filmlerinde bile görülmeyecek türden işkencelerle öldürdüğü söylenir. İster inanın, ister inanmayın. İdam rekortmeni yargıç Şimdi “Adaletin Öcalanı” diye nitelendireceğimiz zalime geliyoruz. Bu adam, 1620-1666 yılları arasında Leipzig’de yargıçlık yapan ve ceza hukuku ile Protestan kilise hukuku alanlarında kitapları bulunan Benedict Carpzow’dur. İncil’i elli defa hatmetmekle övünen Carpzow, kürsüsünden hiçbir gün kalem kırmaksızın inmedi. Durup dinlenmeden idam kararı veriyor ve günde en az beş kişinin hayatını söndürmezse rahat edemiyordu. 46 yıl içinde ölüme gönderdiği zavallıların sayısı 30 bini bulmuştu. Bunların 20 bini, cadılık ve büyücülük suçlamasına muhatap tutulan kadınlardı. Carpzow, infazları da hiç kaçırmaz, hükümlünün çırpına çırpına can vermesini keyifle seyrederdi. Üstelik, defin işleminde hazır bulunmayı ihmal etmezdi; mezara bir köpek leşi ile cesedi kemirecek bir farenin de mutlaka konulmasını sağlamak amacıyla... Böylece, idam ettirdiği kadın ve erkeğin ölüsünden de intikam alıyordu aklınca. Günün birinde, katil hukukçunun köpeği ölüverdi. İnsan hayatına hiç değer vermeyen, adalet adına sürekli cinayet işleyen Carpzow öylesine sarsılmıştı ki, üzüntüsünden kalp krizi geçirdi ve beş dakika geçmeden köpeğinin yanında yığıldı kaldı. İkisi de aynı gün toprağa verildiler. Velhâsıl Avrupa, yüzyıllar boyu idam kasırgalarıyla çalkanmış durmuş, sudan sebeplerle milyonlarca mâsumun canına kıymış. Bugün, on binlerce mâsumun kanından sorumlu bir terör liderine şefkat şemsiyesi açıyor. Ne inanılmaz tezat!.. “Linç sağ olsun” Avrupa Birliği hedefine yönelen Türkiye de, eninde sonunda idam cezasını kanunlarından silecek. Hatta, pek fazla zaman geçirmeden... Çünkü, 41 üyeli Avrupa Konseyi’nde, en son Arnavutluk’un da “6. Protokol”e imza atmasıyla, idam cezasının yürürlükte bulunduğu tek ülke konumuna düştük. Tabiî, o safhayı geçtiğimizde problemler bitmiş olmayacak; kimbilir daha ne taleplerle karşımıza dikilecekler. Aslında, Türkiye’de idam cezasının kaldırılması konusu yeni gündeme gelmiş değil. Yaklaşık kırk yıl önce de “kaldıralım”, “kaldırmayalım” tartışmaları yaşanmıştı. Bir örnek sunarak sözümüzü bağlayalım: “Bayrak” şairi rahmetli Arif Nihat Asya, 1962 yılında Yeni İstanbul gazetesinin ilk sayfasında küçük fıkralar yazardı. Bir yazısında şöyle diyordu: “Soru: İdam cezası kalkmalı mı, kalkmamalı mı? Cevap: Bir bakıma geç, bir bakıma erken...” İstanbul Merkez Komutanı Faruk Güventürk Paşa da o sıralarda, “Osman Ali” müstear imzasıyla Hür Vatan gazetesinde yazılar yazmaktaydı. Bu fıkracık, onu küplere bindirmişti. Uzun yorumlar yapıyor ve “Bir bakıma geç; çünkü Menderes, Zorlu, Polatkan asıldı. Bir bakıma erken; çünkü bunlar Millî Birlik Komitesi üyelerinin idamını istiyor” diyordu. Ve Arif Nihat Asya, birkaç gün sonra şu fiskeyi vuracaktı: “İdamı yakaladım, sordum: - Ne haber, seni kaldırıyoruz, dedim. Cevap verdi: - Linç sağ olsun!..”
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT