BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Padişahlar ve adalet

Padişahlar ve adalet

Kadı efendi, Yıldırım Bâyezid’in şahitliğini reddetmişti. Fatih’e ellerinin kesilmesi cezası verilmişti. Cihan padişahı Kanunî ise, bir Yahudi’nin evini istimlâk ettirememişti



iz, bir cumhurbaşkanının, bir başbakanın mahkemede sanık veya şahit sıfatıyla bulunduğunu duydunuz mu? Tabiî, ihtilâller sonrası kurulan olağanüstü mahkemeler hariç... Halbuki, Türk tarihinde bunun örnekleri var. Adalet karşısında, hükümdârın bile herhangi bir vatandaştan farksız olduğunu gösteren çarpıcı, güzel örnekler... Yazıcızâde Ali’nin “Tevârih-i Al-i Selçuk”unda kaydedildiğine göre, Anadolu Selçuklu sultanları, pazartesi ve perşembe günleri ikindiye kadar adliyede bulunur, haksızlığa uğrayanlara hak dağıtımına nezaret ederlerdi. Yılda bir defa da şeriat mahkemesine gider, eğer kendilerinden dâvacı olan biri varsa, onunla yanyana dururlardı. Aleyhinde karar verilse bile, sultan kadıya itirazda bulunamaz, hükmün infâzına rıza gösterirdi. Yıldırım’ın şahitliğine red Dördüncü Osmanlı padişahı Yıldırım Bâyezid’in, bir meseleden dolayı mahkemeye gelip şahitlik yapması gerekmişti. Ancak, Bursa Kadısı Molla Fenarî, hiç çekinmeden onu reddetti. Gerekçesi, “Padişahın camilerde cemaatle namaz kılmakta kusur etmesi, bu yüzden lâubalîliğe kapılıp yalan söylemesi ihtimali” idi. Yıldırım Bâyezid, Molla Fenarî’nin gerekçesine ve kararına itiraz edemedi. İstese, onu hemen azledebilirdi; ama bunu aklından bile geçirmedi. Tam tersine, kadı efendiyi, gösterdiği cesaretten ve adalet işlerindeki hassasiyetinden dolayı takdir etti. Kısa bir süre sonra da, mahkemede yüzüne karşı söylenen kusurunu giderdi. Sarayının önüne bir cami yaptırdı ve bundan böyle beş vakit namazını cemaatle kılmaya özen gösterdi. Fatih’e kısas cezası Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nin Fatih Millet Kütüphanesi’ndeki yazma nüshasında, rivâyeten aktarılan bir olay, Osmanlı padişahlarının adalete riayet ve saygılarının derecesi hakkında yeterli fikri verir. Bu rivayete göre, Fatih Camii’nin yapılışı sırasında, mimarbaşı, iki mermer sütunu üçer arşın kestirip kısaltmıştı. Fatih, buna çok sinirlendi ve mimarın ellerini kestirdi. Mimar da padişahı dâva etti. Dâvacı ve dâvalı İstanbul kadısının huzuruna çıktıklarında, Fatih baş köşeye geçip oturmuştu. Kadı, kendisini sert bir sesle uyardı: “Oturma beyim! Hasmına karşı savunmanı yaparken, onun gibi ayakta dur.” Yargılama sonunda, koca İstanbul fatihi, İslâm hukukunun “kısas” hükümlerine göre cezaya çarptırıldı. Bu demekti ki, padişahın elleri kesilecekti. Ancak, dâvacı mimarbaşı kısas istemeyince karar değişti ve ceza, günde 10 akçe tazminata çevrildi. Fatih ise, buna çok sevindiği için, ödeyeceği parayı kendiliğinden iki misline çıkardı. Mülkiyet hakkına dokunulamaz Şu olayı da, 1785 yılında Paris’te yayınlanan “Türkler ve Tatarlara Dair” adlı eserinde Baron de Tott anlatıyor: Süleymaniye Camii inşaatına başlanmadan önce istimlâkler yapılmış, Müslümanlar mülklerini seve seve satmışlardı. Ancak bir Yahudi, çok yüksek bedeller teklif edilmesine rağmen evini satmaya yanaşmıyordu. Kanunî Sultan Süleyman, şüphesiz emir vererek evi yıktırabilir, hatta adamın boynunu vurdurabilirdi; kimse de kendisine hesap soramazdı. Ama o, asla böyle bir yola başvurmadı ve şeyhülislâmdan görüş istedi. Verilen fetvâda, “Yahudi’nin hiçbir cezaya çarptırılamayacağı, zira kişiler arasında fark gözetilmeksizin bütün mülkiyetlerin mukaddes olduğu, böyle mukaddes bir hakkı çiğneyerek mâbed inşa etmenin doğru olmayacağı” bildiriliyordu. Baron de Tott, meselenin nasıl çözümlendiğini şöyle nakletmektedir: “Kanun, çocuklarına belki ileride israf edilecek bir arsayı bırakmak isteyen Yahudi’nin arzusuna uygundu. Ancak, padişahlara tanınan bir hakka göre, hükümdar, ihtiyacı olan her evi kiralayabilirdi. Bu yüzden, Yahudi ve mirasçılarını kapsayacak bir kontrat yapılması, mülkiyetin korunması ve ancak ondan sonra evin yıkılarak caminin yapılması uygundu. Şeyhülislâmın fetvâsı kelimesi kelimesine uygulandı.”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT