BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Özümüz Özbekistan

Özümüz Özbekistan

Alarko’nun Buhara, Semerkand, Ürgenç üçgenindeki hizmetlerinden sonuncusu Ürgenç havaalanının açılışı için Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ve bir uçak dolusu gönül elçisi ile Özbekistana’a uçuyoruz.



Alarko’nun Buhara, Semerkand, Ürgenç üçgenindeki hizmetlerinden sonuncusu Ürgenç havaalanının açılışı için Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ve bir uçak dolusu gönül elçisi ile Özbekistana’a uçuyoruz. Günlerden 13 Nisan 2000... Ev sahibi Üzeyir Garih, misafirleri ile tek tek alakadar oluyor. Sabah saat 07.00’da havaalanına vardığımızda Alarko’nun iki patronu da oradaydı. Bir ortaklığı 46 yıl devam ettirerek onu holdingliğe taşımak kolay değil. Herhalde birince sebep çalışkanlık. Üzeyir Garih, okur-yazar bir insan. Mes’elelere kafa yorarak yeni terkiplere varıyor. Perşembe akşamı Taşkent’in lüks otellerinden İntercontinental’in lokantasında ekonomi müdürümüz Metiner Sezer ile birlikte O’nu dinliyoruz. Kâr, nakit farkını anlatıyor. Nakdi tek başına kâr saymanın aldatıcılığını dile getiriyor. İstendiği ân nakde dönüşmeyen servetin tercihe şâyân olmadığını söylüyor. Ertesi sabah kahvaltıda ikimiz beraberiz. Bilhassa konuşturuyoruz. Kendisi ile Entellektüel Boyut Programında tanışmıştık. Programı soruyor, programdan sonra aldığı takdirkâr izlenimleri naklediyor. Kahvaltı yaparken bir taraftan da bilginin maldan üstünlüğünü isbata çalışıyor. Verdiği misal çok enteresan: -Sende bir yumurta var, bende de bir yumurta var. Sen yumurtanı bana versen, ben de sana versem; sende bir yumurta olur, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi olsa, bende de bir bilgi olsa, sen bilgini bana versen, ben de sana versem; sende iki bilgi olur, bende de iki bilgi olur. Bunun çok şey anlatıyor olması gerekir... Taşkent’e inip otele yerleştiğimizde akşama az bir zaman vardı. Hey’eti alıp Ali Şîr Nevâî abidesine götürdük. Çok güzel bir park. Ufukta turkuazın hakim olduğu kubbeler ve asırlar öncesinden gelen Ali Şîr, Çağatay lehçesinin en büyük şairi. Bu kere vakit darlığından Gögeltaş medresesini ziyaret nasip olmadı. Taşkent’in nadir tarihi eserlerinden biri. Şehirde 1964’te büyük bir yer kımıltısı” olmuş. 50 bin insan vefat etmiş. “Taşkent” denince içimizde bir ses de “Taşkent’te Sabah Namazı” diyor. Ömer Öztürkmen belki Taşkent’i görmeden ve belki de o yer kımıltısı karşısında Ankara’nın pasifliğine isyan olsun diye şiir kitabına bu ismi vermiş. Cuma sabahı “tayyare ile” Köhne Ürgenç’e uçtuk. Ürgenç’in bir şehir adı olduğunu yakın zamana kadar bilmiyorduk. O bizim için ilkokuldaki bir arkadaşımızın soyismi idi... Taşkent’te kaldığımız oteli Yüksel İnşaat’ın dış taahhütleri gerçekleştiren kuruluşu Aysel inşaat yapmış. Ürgenç Havaalanı ise Japon ve İngiliz ortakları ile beraber Alarko’nun eseri. Alarko, kendinde olanı diğerlerine vererek elindekini üçe katlamış. Havada yeşil, beyaz, mavi balonlar. 12 “ulduzlu” “Uzbek” bayrağına numune. Önce, Özbek Ulaştırma Bakanı “mihmanlara” “hoşgelüpsüz” diyor. Sonra Türk Bakan konuşuyor. Bakan Öksüz ve zarif eşi ile birlikte Hiva’yı gezerken “sayın Bakan diyoruz, benzerleği fark ettiniz mi? Özbek bakan, Türk bakanın şişman kardeşi idi.” Enis Bey gülümsüyor. Program gereği, Ürgenç milletlerarası havaalanı hizmete girdikten sonra 45 dakika mesafedeki Hive’ye yol alıyoruz. Tabiat şaha kalkmış. Bir tesbitimiz oluyor. Bu tesbiti de bakanla paylaşıyoruz: -Burası aynen Çukurova. Demek ki buralardan göçenler, Anadolu’da muhtelif yerleri dolaştıktan sonra geldikleri yere en fazla benzediği için Çukurova’yı yurt tutmuşlar. Diğer tesbitimizse herkesin ortak duygusu. Daha Taşkent Havaalanına iner inmez fark ediliyor. İnsan, yabancı bir memlekete geldiğine asla ihtimal vermiyor. Sanki doğma büyüme oralı. Bunu bütün Özbekistan’da hissediyorsunuz. Daha doğrusu Türkistan’ın tamamında. Hiva, Hiva Hanlığı’nın merkezi. Eserler inanılmaz güzellikte. O minareler, o mihraplar, o İslam harflerinin sülün bakışları... Çini ayrı güzel, halı ayrı, el işçiliği apayrı. Rehberimiz Gülümhan hanımefendi anlatırken zihnimiz sürekli Endülüs’le köprü kuruyor. Asya’nın ortasındaki bu şaheslerin kardeşleri bir de tâ Endülüs’te Kurtuba’da, Elhamra’da. Rehber heyecanla anlatıyor, biz içimizden Türk televizyonlarına kızıyoruz. Neden, hep havadan sudan programlarla milyonların milyarlarca saatini mahvediyorlar? Neden bu şaheserler bir program ziyafeti olarak seyirciye sunulmaz. Demek ki belgesel ağırlıklı yayın yapan yerli bir kanala ihtiyaç var. Bir yere girdik, bir Han’ın kabri varmış. Yine bir turkuaz çağlayanını yaşıyoruz. Kabirdeki Han’ın ismini sorduk, I. Rahîm Han’mış. Bir de İkincisi varmış. Ne tesadüf ki Finlandiya’da da Tatar Türkleri’nin o tertemiz kabristanına gittiğimizde karşımıza ilk çıkan Rahîme hanım isminde bir mü’minenin mezarı idi. Aynı zamanda bir tarihçi olan Gülümhan, fevkalade anlatıyor. Kendisini mükemmelen anlıyor ve konuşuyoruz. İngilizceyi de çok iyi bilmekte. “Türkçem” zayıf diyor. Rica ediyoruz, “aman bir daha böyle bir şey söyleme” şu ân Türkçe konuşuyoruz. Özümüz Özbekistan’dan gelme. Ne var ki Türkmenistan’la da Özbekistan’la da GSM irtibatı yok. Bunu Hiva dönüşü birlikte olduğumuz Telekom genel müdür yardımcısına söylüyorur ve dikkatini çekiyoruz: -Cep telefonu ile bağlantınız yoksa yüzde 75 haberleşme kaybındasınız. Hak veriyor ve dönüşte konu ile alakadar olacağını söylüyor. Sonunda “eyvah” demeyelim. Gülümhan, ilk açıklamalara başladığında “Hiva”nın “heyvah”tan geldiğini söylemişti. Özümüz Özbekistan; atalar yurdu, kardeşler yurdu, büyükler yurdu.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT