BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Doruktan çukura

Doruktan çukura

Ürdün sınırları içinde yer alan Lut Gölü kuyu gibi, yerin dibine giriyor. Göle uzanan çöküntüye bakan Kerak Kalesi ise kartal yuvası gibi, bulutlara değiyor.



gezihaber İrfan Özfatura irfan.ozfatura@tg.com.tr Kerak kalesi Ölü Denize uzanan çöküntüye bakıyor. Yüksekliği 900 metre civarında ama vadi eksi 400’lere doğru alçaldığı için daha bir heybetli duruyor. Zaten burçlara çıkınca aldığınız rüzgâr, irtifa hakkında fikir veriyor. Kerak bir ilk çağ hisarı. O yıllarda “Kral Yolunu” kontrol ediyor. İlk kuleleri Payen le Bouteiller inşa ettiriyor. Haçlı seferleri başlayınca Reynald de Chatillon burayı üs ediniyor (1161). Kervanları, hacı kafilelerini taciz ediyor. Yağmadan kazandıkları ile ordu kuruyor, Mekke ve Medine’ye saldırmak için adam topluyor. Selahaddin Eyyubi bu fitne yuvasını ele geçirmekte kararlı. Bir yıla yakın uğraşıyor ama alınamaz denilen kaleyi alıyor, hilali burçlara asıyor. (M. 1188) İslam kültüründe katliam diye bir şey yok... Nitekim Selahaddin de düşmanını bağışlıyor. Selahaddin Eyyubi’nin kardeşi Adil, bölge valisi iken Hıristiyanlara adı gibi davranıyor. Göçmüyor. kaçmıyor, huzur içinde yaşıyorlar. Ki Kerak’ta hâlâ ciddi bir Hıristiyan nüfus (% 25) bulunuyor. Ortodoksların kiliseleri, okulları faal ve kimse kimseye karışmıyor. Kerak önemli bir kale, burada komutanlık yapanlar ya sultan oluyor (Baybars, Berkuk gibi) ya da sultanlar bizzat gelip burayı merkez ediniyor. Hatta bir ara Memluklara başkent oluyor. Sultan Nasir Ahmed’in hüküm sürdüğü yıllarda Kerak, Kahire ile çekişiyor. Cennetin Krallığı filminde rol alınca kalenin reytingi hayli yükselmiş. Ortalık turist kaynıyor. Ürdünlüler de bu alakayı fülusa tebdil etmeyi beceriyor. Dükkanlardan faddal faddal (buyrun buyrun) sesleri geliyor! Kerak kalesi dipsiz koridorları, aydınlık koğuşları, çağın önünde giden sıhhi tesisatı ile dikkat çekiyor. Meraklılar (ki bunların yarısı Japon) labirentleri dolanıyor, ışık huzmelerini kaydetmeye çalışıyorlar. Kaleye bir tahta köprü ile giriyorsunuz, nasıl uçurum, kuşlar altınızda uçuyor. Bahsi geçen hisar, Osmanlılar tarafından da kullanılıyor. Ecdadımız kaba taş olan yapıyı kesme taşla şekle sokuyor. Ki şu haliyle İslam medeniyetinden izler taşıyor. Kalenin yanı başındaki Hamidiye camii, Abdülhamid Handan yadigar. İnşasına bizzat Mutasarrıf Hüseyin Hilmi bey nezaret ediyor. Cihan Harbi yıllarını biliyorsunuz. İttihatçıların lüzumsuzlukları, İngiliz oyunları ve isyanlar... Bizim yanlışlarımız onların yanlışları... Şimdi yana yakıla Türkler aranıyor. Kerak sokakları bizim Mardin’i andırıyor. Bunca ihmale rağmen taş evleri hâlâ ayakta... Ah bir betona yenilmeseler var ya... Akdeniz tuzlu bilinir, tamam. Peki bir göl ondan on kat daha tuzlu olabilir mi? Oluyor. Lut Gölünün suyu su değil bir nevi eriyik, içinde canlı yaşamıyor. İşte bu yüzden ona bahr-i meyyit (Ölü Deniz) deniyor... Bizim denizlerimizden daha mütekasif (kesif yoğun ağdalı) giren batmıyor, sırtüstü yat gazeteni oku. Dalmaya çalışmanız beyhude olur, bunu başarmak için belinize taş bağlamanız gerekiyor. Söylemiş olayım, su ağzınıza gözünüzü kaçarsa felaket yakıyor. Çıkınca salamura sardalyeye dönüyorsunuz. Cildinizin üzerinde bembeyaz tuzlar beliriyor. Bölge hayli sıcak, göl kış aylarında bile soğumuyor. Ilıcık sıcacık, etraf nasıl asude çıt çıkmıyor, beyniniz de bedeniniz de dinleniyor. Lut Gölü sahillerinde gün batışı keyifle izleniyor, sis pus olmazsa Batı Şeria beldeleri beliriyor. Mesela Eriha’nın ışıkları görülebiliyor. Bir zamanlar havalide Lût kavmi hüküm sürüyor. Toprakları bereketli, şehirleri mamur, şükredecekleri çok şeyleri bulunuyor. Düşünün Sedum şehrinin nüfusu 400 bini aşıyor. Madden yükseliyorlar ama seviye düşüyor, Lût aleyhisselamın nasihatlerine aldırmıyorlar. İnsan suretinde gelen meleklere bile musallat oluyorlar ve gazab-ı ilahi gecikmiyor. Afet, ses (sayha) ve ateş sağanağı şeklinde geliyor. Sedum ve Gomare şehirleri yerin dibine geçiyor. Lut Gölü deniz seviyesinin 400 metre altında. Bir 400 metre de derinliği var daha... İyi ama çöküntünün bulunduğu plato sıfır seviyesinde değil ki, takriben 600 - 700 metre civarında. Demek ki 1.5 km batmış, onbeş metrelik kuyuya bakınca başımız dönüyor, bu yüz misli daha fazla. Zikrolunan vadinin iki kenarında dik uçurumlar. Bu yapı jeologlar tarafından da ibretle izleniyor. Onlar hadiseyi zelzele, çöküntüler, volkanik patlamalar, kül, kükürt bulutları, yangınlar, asit yağmurları, su baskınları şeklinde izaha çalışıyor. Şeria ya da Ürdün Nehri, Büyük Rift Vadisi boyunca akıyor ve Lût Gölü’ne ulaşıyor. Bölgenin kuraklığını düşünürseniz önemli bir nehir. Uzunluğu 250 kilometreyi buluyor. Bu bereketli nehrin geçtiği yerler vahaya dönmüş, köylüler topladıkları mahsulleri yol boylarına çıkarıyor, meyveler nasıl albenili, sebzeler körpe. Hayal bile edemeyeceğiniz ucuzlukta satılıyor. Çok da lezzetliler. Niye? Çünkü tabii usullerle yetiştiriliyor. Ancak İsrail, imzaladığı anlaşmaları yok sayıp halkın suyunu çalıyor. Yaptım oldu pişkinliği, hukuksuzluktan medet umuyor. Mute’de Efendimizin övgüsüne mazhar olan üç büyük komutan, üç büyük şehidimiz medfun. Zeyd bin Harise, Cafer-i Tayyar ve Abdullah bin Revaha (Radıyallahu anhüm). Ürdün nehrinin geçtiği vadide de sahabenin büyükleri yatıyor. Ebu Ubeyde bin Cerrah, Şurah bil Hasene, Amr bin Ebi Vakkas, Muaz bin Cebel ve oğlu Abdurrahman bin Muaz.... Her türbenin yanında cami ve külliye yapmışlar. Ziyaretçileri eksik olmuyor. KERAK KALESİ VE LUT GÖLÜ Kerak Kalesi, ilk çağ hisarlarından. 2005 yapımı Cennetin Krallığı filmine ev sahipliği yapınca kalenin ünü de artmış. Adını helak olan Lut kavminden alan Lut Gölü ise deniz seviyesinin 400 metre altında. Bir 400 metre de derinliği var... İçinde canlı yaşamıyor. İşte bu yüzden ona Bahr-i Meyyit (Ölü Deniz) deniyor... KAYALARI KIZGIN SUYU TATLI Vadi Mucip 10 km uzunluğunda bir kanyon. Yürüme tırmanma meraklıları için bulunmaz bir mekân, kayalar kızgın ama ayağınızın altında tatlı bir su akıyor.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT