BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Cennet kokan belde: Medine

Cennet kokan belde: Medine

Sesi, görüntüyü kaydetmeyi başaran teknoloji; Mescid-i Nebi, Cennet-ül Baki, Uhud Şehitliği ve Peygamber Efendimiz'in sığındığı mağaranın kokusunu yansıtmayı başarsa, dünyadaki herkes önce mest olur, sonra da Müslüman...



> Osman SAĞIRLI Mekke’deki son gecemiz. Sabah erkenden Medine’ye gideceğiz. İçimizde bir hüzün... Sabah namazının ardından otobüs kapıda. Valizler yerleştiriliyor, hareket vakti gelip çatıyor. Herkes camlara yapışıp hem gözyaşlarını gizliyor hem de Mükerrem beldeyi bir daha doyasıya seyrediyor. Gazeteciler arasında oldukça tecrübeli olanlar var... Yeniler stajyer, eskiler profesyonel hacı olarak çağrılıyor. Ben ise bütünlemeye kalmış hacılardanım... Profesyoneller stajyerleri teselli ediyor, “Üzülme, seneye bir daha gelirsin!” Ve Mekke bitip çöle girince yaşlı gözler bir bir uykuya dalıyor. Otobüs kâh hicret yoluna kâh kara kara taşların serpiştiği çöle giriyor. Saatler geçtikçe heyecan artıyor. Tabelalar Medine’ye yaklaştığımızı müjdeliyor. Tecrübeli meslektaşlar, uyuklayanları kaldırıyor. - Bol bol salavat-ı şerife oku. - Nerede senin tesbihin? - Takkeni takmayı unutma, edeptendir. Ardından da Efendimizin hicreti esnasında kendini bu mübarek beldede karşılayan Medinelilerin hep bir ağızdan söyledikleri o duygulu, “Taleâl Bedru Aleyna” (Ay doğdu üzerimize Veda tepesinden, Şükür gerekti bizlere Allah’a davetinden, Sen güneşsin sen aysın, Sen nur üstüne nursun, Sen Süreyya...) şeklindeki ilahiyi okuyor. Çöller yerini hurma bahçelerine bırakıyor. Ve Medine’ye silüet kazandıran o muhteşem mescidin minareleri taaa uzaklardan görünüyor. Arabayı salevatlar sarıyor. Meslektaşlar ağlamaklı oluyorlar. CENNET BAHÇESİNDE NAMAZ Otele varır varmaz hangi odaymış, kaçıncı katmış, artık kimsenin umurunda değil. Valizleri fırlatan doğru Mescid-i Nebi’ye koşturuyor. Ancak kitaplarda yazılanlara göre; ‘o mekan ve o makam o kadar yücedir ki, oraya giderken aklanıp paklanmak, en güzel elbiseleri giymek gerek.’ Akşama doğru otelden çıkıyorum. İki dakika sonra Kubbeyi Hadra (Yeşil Kubbe) ile göz göze geliyorum. Tam karşımda olmasına rağmen yol bir türlü bitmek bilmiyor. Kapıya varmam yıllar gibi geliyor. Hafif hafif esen rüzgârla birlikte öyle bir koku yayılıyor ki anlatmak ne mümkün. Dünyadaki bütün güzel kokuları toplasanız bu kokunun yerini tutmaz. Eşikten içeri adım atar atmaz ise sanki başka bir aleme giriyorum. Binlerce kişi olmasına rağmen çıt ses çıkmıyor. Kimi namaz kılıyor, kimi dua ediyor... Peygamber Efendimizin, “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescitlerde kılınan bin namazdan hayırlıdır” ve “Kabrimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” diyerek işaret buyurduğu Ravda-i Mutahhera’nın hemen yanındaki o müjdeli alana, Cennetin bahçesine yöneliyorum. Namaz kılanlardan çok ayakta bekleyenler var. Ya sıra gelmezse? Burnuma mis gibi gül kokusu geliyor. Çölde susuzluktan ölmek üzereyken okyanusa götürülmüş gibi hissediyorum. ŞEFAAT YA RESULALLAH Ve sırada o özlenen an... Ve sıra geliyor Ravda-ı Mutahhara’ya. Efendimizin bir hadisi şeriflerinde, “Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu!” müjdesini verdiği o mekanın ziyaretine... Efendimizin Kabr-i saadetleri önünde oluk oluk akan yüzlerce insanın peşine takılıyorum. İşte Efendimizin huzurundayım, yine o tarifsiz gül kokusu, ellerim iki yana açılıyor, diğer müminler gibi “Esselâmü âleyke ya Habiballah”, “Şefaat ya Resulallah” diye fısıldıyorum. Üzerimde ne kadar selam varsa hepsini sahibine bir bir teslim ediyorum. Kulaklarımın dibinde “şirk haci şirk” diye bağıran görevli ne yazık ki Efendimiz ve komşuları Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer’in huzurunda daha fazla kalmama müsaade etmiyor. Gelmek nasip oldu ya, buna da şükür. CENNETTEN BİR YER Cennet-ül Baki sabah namazından sonra açılıyor. Çok sıkı güvenlik tedbirleri altında içeri giriyoruz. On binden ziyade sahabenin yattığı bilinen Cennet-ül Baki’de tek türbe ve tek kabir taşı kalmamış. Atılan her adım oldukça riskli. Ya bir Sahabenin üzerinden geçersen... Elde kroki, adeta ayak uçlarıma basarak adımlıyorum. Büyük halife Hazret-i Osman, Ezvacı Tahirattan Cüveyriye, Sevde, Aişe, Meymune, Hafsa, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Safiyye validelerimiz ile Efendimizin mübarek kızları Fatıma, Rukayye ve Ümmü Gülsüm, mübarek oğulları İbrahim ibn-i Resul, halaları Safiyye, Atike ve Ümmü Benin, Ehl-i beytin büyüklerinden Hazret-i Abbas, Hazret-i Hasan, Cafer-i Sadık, Zeynelabidin, Muhammed Bakır, kutlu sahabe ordusundan Cafer-i Tayyar, Sa’d bin ebi Vakkas, Sa’d bin Malik, Akil, Ebu Talha, Ebu Katade, Itban bin Malik (Radıyallahü anhüm) kabirlerini bulup bol bol dua ediyorum. Efendimizin süt annesi Halime Validemizin kabrine geldiğimde ise Efendimizin Ravda’daki kokusu iliklerime kadar işliyor. Mutavvalar fazla beklememden ve el açıp dua etmemden rahatsız oluyor, başımda beliriyor. O doyumsuz ana noktayı koyuyorlar. İte kaka kapı dışarı ediliyorum. İmam-ı Malik ve Şeyh Şamil gibi büyükleri dışarıdan selamlıyorum. UNUTULMAYAN KOKU İstanbul’dayken bir arkadaş, “Uhud’a gece yarısından sonra git” diye ısrarla tembihte bulunmuştu. Ve gece yarısı Uhud’dayım... Başta Hazreti Hamza olmak üzere, Mus’ab Bin Umeyr’i, Abdullah bin Cahş’ı ve Hanzala (Radıyallahü anhüm) olmak üzere yüzlerce Sahabe’nin medfun bulunduğu duvarla çevrili alana doğru yaklaşıyorum. Misk kokusu ortalığı kaplıyor. Aman ya Rabbi bu nasıl bir koku! Duvarın etrafında turladıkça birbirinden emsalsiz kokular alıyorum. Öyle ya niye şaşırıyorum ki, Hace-i Kâinat, ekmeli tehiyyat hazretleri, Uhud gazası sonrası şehidlerin yanına geldiğinde “Bunların Allah yolunda maktul olduğuna şahidim. Hak Teâlâ kıyamet gününde kabrinden şu halde çıkarır ki yarasından al kanlar akıyor. Mis gibi kokuyor” buyurmamışlar mı? Gün ağarmaya yakın gaza sırasında Efendimizi bağrına basan, mübarek dişlerinin kırıldığı mağaraya yöneliyorum. Mağaranın girişine iki metre kadar beton dökmüş, kapatmışlar... Buraya kadar gelip içeri girmemek, o gül kokusunu hissetmemek olur mu? Duvarı tırmanıp içeriye kafamı uzatmamla kendimi koku denizine girmiş gibi hissediyorum. Bir süre de burada kalıp otelin yolunu tutuyorum... Kahvaltı yapan meslektaşlar etrafımı sarıyor; - Hacı abi o kokuyu nereden aldın? - Ne kokusu? - Üzerine döktüğün o kokuyu soruyoruz! Hadi ama sen de çok ketumsun söylesene nereden aldın?.. >>> Nâbi’den Nebiler Nebisi’ne... Şair Nâbî birçok gâzâya katılır. Lehistan seferinde Kamaniçe’nin fethi üzerine yazdığı, “Düşdi Kamençe kısmına nûr-ı Muhammedî” şiirini kale kapısına kazırlar. Musahib Mustafa Efendi kaptan-ı deryâ olunca Nâbî’yi de yanına alır, birlikte Akdeniz’i dolanırlar. Gurbet ellerdeki zor günleri, tatlı sohbetlerle atlatırlar. Nâbî, bu paşanın vefâtı üzerine Halep’e yerleşir ve yuvasını kurar. Halep Valisi Baltacı Mehmed Paşa sadrâzam olunca, Nâbî’yi İstanbul’a getirir, önemli vazifeler verir. Nâbî, altı pâdişâhın saltanatını görür, devrin sultanları şiirlerini çok beğenir, ikrâmlarda bulunurlar. Halbuki mütevazı bir gençtir, Arapça “yok” mânâsına gelen “n┠ve “bî” eklerini birleştirerek “Nâbî”yi mahlas yapar, kendini “hiç” sayar. 4. Mehmed Han ondan surre alayına katılmasını isteyince çok sevinir. Sanki ona dünyaları bağışlamıştırlar. Kafile yorucu bir günün ardından mola vermiştir. Medine-i Münevvere’ye bir günlük yolları kalmıştır ancak. Nâbî bir kenara çekilip elerini açar, eşiğine kadar gelmişken Efendimize kavuşamamaktan çok korkar. O, oturmaktan bile haya ederken, devletlülerden biri sereserpe yatar. Hem de ayaklarını Medine’ye uzatarak. Bir üzülür, bir üzülür... Ağzından, “Sakın, terk-i edebden...” diye başlayan o muhteşem beyitler dökülür. Muhatabı hemen ayaklarını toplar. Ancak gafletinin şiirleştirilmesinden hoşlanmaz ve “bu mısraları unut” der kibarca. Kafile, ertesi gün şafak sökerken Münevver beldeye girer. Nâbî’nin yüreği yerinden fırlayacak gibidir, nasıl sevinç, nasıl heyecan... Mescid-i Nebiye yaklaştıklarında müezzinler minarelere çıkar ve... Duyduğu şeye kendi de inanamaz. Müezzinler onun şiirini okumaktadırlar. Nâbî onlardan birini minarenin kapısında yakalar ve “Allah aşkına söyle” der, “Bu kasideyi kim öğretti sana?” - Bu gece rüyamda Kâinatın Efendisini gördüm, “Ümmetimden Nâbî adlı bir âşığım geliyor. Onu onun beyitleriyle karşılayın” buyurdular. - Eminsin değil mi? Ümmetimden buyurdular? - Evet. Mübarek sesleri kulağımda çınlıyor hâlâ. Ümmetimden kelimesi ne büyük müjdedir... Bayılıverir oracıkta!.. >>> İşte o beyitler Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu Nazargâh-ı İlâhî’dir Makâm-ı Mustafâ’dır bu Felekde mâh-ı nev Bâbü’s-Selâm’ın sîneçâkidir Bunun kandîlî Cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu Habîb-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazîletde Tefevvuk kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil Amâdan içti mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha Metâf-ı kudsiyândır busegâh-ı enbiyâdır bu >>> Mescid-i Nebevi'de çalışmalar başladı Mescid-i Nebevi'nin etrafını genişletme projesi kapsamında alt yapı çalışmalarına başlandı. Eylül ayında Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz'in sembolik olarak ilk taşı koymasıyla başlayan çalışmalarla bölgedeki bazı binalar istimlak edildi. Yıkılacak binalar arasında yer aldığı bildirilen tarihî Gamame Mescidi ibadete açık bulunurken, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ali mescitleri yıllardan beri kapalı. Yaklaşık 6 milyar dolar bütçe ayrılan ve 2040 yılına kadar sürmesi beklenen proje kapsamında Mescid-i Nebevi'de aynı anda 2 milyon kişinin ibadet etmesi hedefleniyor. Mescid-i Nebevi'nin genişletme çalışmaları ile birlikte etrafına 23 otel inşa edilecek.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 108752
    % 0.13
  • 3.4996
    % 0.12
  • 4.1153
    % -0.41
  • 4.4872
    % -0.51
  • 144.642
    % -0.4
 
 
 
 
 
KAPAT