BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Temellerin tartışması

Temellerin tartışması

Ahmet Kabaklı üstadımızdan özür dileyerek, başlıkta O’nun deyimini kullandım. Aslında bugün Amerikan kamuoyunda tartışılmakta olan sözünü edeceğim konular başka, fakat uzun vadede Türkiye’yi de ilgilendirebilecek konular.



Ahmet Kabaklı üstadımızdan özür dileyerek, başlıkta O’nun deyimini kullandım. Aslında bugün Amerikan kamuoyunda tartışılmakta olan sözünü edeceğim konular başka, fakat uzun vadede Türkiye’yi de ilgilendirebilecek konular. Sapıklık faktörü ABD’deki Başkanlık kampanyasında, özellikle Cumhuriyetçi aday W. George Bush’u zorlayan ve rakibinin, entel ve liberallerin aleyhinde kullandıkları müptezel bir konu var: “Muhafazakar” Bush’un eşcinseller ve eşcinsellik konusundaki tavrı! Eşcinseller, Amerika’da hem siyasi hem ekonomik bakımdan öylesine güçlüler ki, başlıbaşına bir sektör, hatta “üçüncü cins” haline gelmişler...politikayı etkiliyorlar! Özellikle, eşcinseller için üretilen ve satılan her türlü şeyin “pazarı” tüketim ekonomisinde büyük ve kârlı bir pazar ve bu da, son derecede örgütlü olan eşcinselleri politikada ve işaleminde etkili kılmakta! Şu sırada tartışılan ve liberallerin destekledikleri husus, eşcinsellerin biribirleri ile evlenmeleri ve bu “birlikteliğin” normal evliliğin hukukî (miras, vb) haklarından yararlanıp yararlanamayacağı.. Muhafazakarlar, doğal olarak bu garabete karşılar... Bush da karşı. Ama gelin görün ki, “Muhafazakar-Cumhuriyetçi Eşcinseller” var...hatta özel dernekleri var. Onların da oyları ve desteği, başabaş mücadelede Bush için önemli. Bush onlara hak verse, desteklerini alsa, “normal” muhafazakarları karşısına alacak. Onları dışlasa, bu sefer de önemli bir sektörü karşısına alacak. Kısacası, aşağı tükürse sakalı, yukarı tükürse bıyığı! Bush, neticede, “Cumhuriyetçi Eşcinsellerin” temsilcilerini, mecburen ve kerhen, kabul etti, gönüllerini “hepimiz kardeşiz” gibi sözlerle aldı ama, eşcinsel evlilikleri desteklemekten “şimdilik” kaçındı... Daha ne kadar dayanabilir ve ilerde başka adaylar ne kadar dayanabilirler, o belli değil... Buna “eşcinsel gücü” diyorlar ve korkarım ki bu durumlar komşuda pişiyor ve bir gün bize de düşecek!.. Mahkemelerde TV Geçtiğimiz hafta başka ilginç tartışmalar da gündeme geldi. Mesela Yüksek Mahkeme celselerine TV kameralarının sokulup sokulmaması konusu! Washington’daki Yüksek Mahkeme önümüzdeki günlerde çok önemli bazı konuları ele alacak. Bunlar kısaca, polisin sanıkları, tutuklarken ve sorgulamadan önce onlara okumak zorunda bulunduğu “Miranda” denilen uyarıların Kongre tarafından sulandırılması teşebbüsünü; “kürtaj olmak” hakkının, bu ameliyatlarda bazı özel cerrahi prosedürlerin suç sayılması hususunda Kongrede ve bazı Eyalet meclislerinde yapılan tekliflerin, izci örgütünün eşcinselleri dışlamalarının ve nihayet Amerikan bayrağını yakmanın suç sayılması hususundaki önerilerin, Anayasaya uygunlukları davaları.. Hepsi geniş kütleleri ilgilendiriyor. Enteller derler ki, bütün kamuoyu Yüksek Mahkeme’nin bu konulardaki tartışmalarını TV’de izleyebilmelidir. Buna karşılık, bazıları da ve bu arada, Yüksek Mahkeme yargıçları, TV kameralarının mahkemenin ve bilumum mahkemelerin mehabetini bozacağını, yargıçların ve bu emsal tüm mahkemeler için emsal teşkil ederse, jürilerin de, baskı altında kalacaklarını, nihai hükümleri etkileyeceğini, Yüksek Mahkeme’nin çalışma şekli hakkında yanlış izlenimler vereceğini iddia ediyorlar. Tarihçinin objektifliği Bir başka ilginç tartışma konusu da, İngiltere’de bir yargıcın, David Irvıng adlı tarih yazarının, kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle dava açtığı Musevi asıllı kadın yazar, Deborah Lipstadt’ı haklı bulması. Irvıng aleyhinde karar vermesi üzerine başladı... İngiliz Yargıç üstelik Irvıng’in davasını reddetmekle ve birkaç milyonu bulan mahkeme masraflarını ona yüklemekle kalmadı. Onu “Yahudi aleyhtarı bir ırkçı” olarak tanımladı. David Irvıng, aslında ciddi araştırmaları ve kitapları ile Hitler’i ve Nazi Almanya’sını savunan bir yazar, bir süredir, Almanya’daki Auschwıtz gibi kampların aslında, çalışma kampları olduğunu, Yahudiler’in burada toplu olarak gazlanıp yakılmadıklarını, hastalıklardan öldüklerini ve etnik temizlik iddiasının abartma olduğunu savunuyor ve tabii Yahudilerin tepkisini çekiyor. Gerçi, bence Irvıng, maksatlı, seçmeli ve peşin hükümlü; Yahudilerin imha edilmedikleri sanı da çok abartma. Ancak iddialarını tarihî verilere ve belgelere dayandırıyor! Soru şu: Acaba bir tarihçi kendi araştırmalarına dayanan ve belgelediği iddialardan dolayı, suçlanabilir ve bir yargıç tarafından, hakarete uğrayabilir mi? Kendisi de Yahudi asıllı olan bir yazar New York Times’daki makalesinde, Nazi Almanya’sı konusunda bu kadar bilgili ve belgeli olan tarihçinin, yazdıkları aykırı da olsa, bu kadar kolay inkar edilmemesi gerektiğini söylüyor. Marksist tarihçi Eric Hosbawm da “Tarihçilerin çoğu şu veya bu yönde angajedirler, tamamiyle objektif olamazlar” diyor ve ilave ediyor; “Onları maksatlarına göre değil gösterdikleri delillerin sağlam olup olmadığı ve samimiyetleri açısından değerlendirmek gerekir.” Bu tartışma, akla son zamanlarda Türk ve Osmanlı tarihi konusundaki, “tabuları, resmi tarihi yıkıyoruz” diye başlatılan ve sonunda tarihimizdeki bütün olumlu hatta hamasi şeyleri yıkıp, yerine, ideolojik güdülerle, tarihin çöplüklerinden toplanan kötülükleri yerleştiren “revizyonizm”i getiriyor. Tarih, elbette yeni bulgu ve belgelere göre gözden geçirilecektir ama bunda da tam anlamıyla objektiflik mümkün olmasa bile, maksadın muzırlığı ve bilimsel ahlaka riayet edilip edilmemesi önemli... Kopenhag Nihayet gene ilkesel bir tartışma konusunu, önce Londra’da gösterilen şimdi de New York’ta açılan Kopenhag adlı tiyatro piyesi gündeme getirdi. Arena şeklindeki küçük ve dekorsuz bir sahnede oynanan, çoğu zaman Niels Bohr adlı Danimarkalı Werner Heiselberger adlı Alman nükleer bilginleri arasındaki, atom, kuvantum fiziği vb. konulardaki ağır konuşmalarla geçen, izlenmesi ağır ve güç piyeste, İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi işgali altındaki Kopenhag’taki buluşma canlandırılıyor. Ayrıntıları hâlâ meçhul kalan bu buluşmada ne olmuştu? Amerikan atom bombasının yapılmasına hizmet eden Bohr, Alman bilgini Heiselberger’i Almanya’nın da atom bombası geliştirmesine yarayabilecek bilgileri vermekten vazgeçirebilmiş mi idi? Ama, asıl “ilkesel” tartışma konusu şu: Bir bilim adamı savaştakı ülkesinin, rejimi ne olursa olsun, savaşı kazanmasına yarayacak bilgileri, ahlaki sebepler ve düşüncelerle “vermekten” imtina edebilir mi? Gerçek bir ikilem! GÜNÜN FİKİR KIRINTISI “Tarihi yazanlar, tarihi yapanlardan çok daha önemlidirler!” Mustafa Kemal - 1935
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT