BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Halifelik geri mi getiriliyor

Halifelik geri mi getiriliyor

3 Mart 1924 Müslümanların en eski (1302 yıllık) müessesesi olan halifeliğin tarihe gömüldüğü gündür. Şimdi değişen şartlar ve ihtiyaçlar, halifeliğin ihyasını bahis mevzuu etti. Gazeteler buna kati gözüyle bakıyor. Namzet bile gösteriyorlar. İyi ama ne, nerede, nasıl, kim?



Hazret-i Peygamber 622’de hicret ettiği Medine’de bir İslâm devleti kurdu ve başına geçti. On sene sonra vefat ettiğinde yerine seçilen Hazret-i Ebu Bekr’e Resulullah’ın Halifesi dendi. Halife, yerine geçen demektir. Bundan sonra İslâm devletinin reisi, ister seçimle, ister vasiyetle, ister zorla başa geçsin, vazifenin şartlarını taşıyorsa halife diye anıldı... HALİFELİK DİPLOMASİSİ Sınırlar genişledi. X. asırda farklı beldelerde başka halifeler görüldü. İslâm imparatorluğu parçalanınca her vilâyette bir hükümdar oldu. Ama hepsi sembolik de olsa Bağdad’daki halifeyi tanıdı. Halife, Avrupa tarihindeki imparator; sultanlar da şeklen imparatora bağlı kral ve prenslerin statüsünde idi. Bağdad Moğolların eline geçince, Abbasî halifeliği Kahire’de devam etti. Hakikatte idare, görünüşte halifeye bağlı sultanlar tarafından icra edildi. Halife, Müslümanlara eski haşmetli birlik günlerini hatırlatan, ruhanî bir şahsiyet hâline geldi. Yaygın kanaate göre, Yavuz Sultan Selim’in fethinden sonra, Kahire’deki Abbasî halifesi İstanbul’a getirilerek halifeliği padişaha devretti. Böylece sultanlık ile halifelik sıfatı Osmanlı padişahında birleşti. Beş asır sonra halifelik, tekrar dünyevî otorite kazandı. 1535’de Türkistan’daki Şeybânî Hanlığı, 1727’de İran, Gucerat Sultanlığı, Hümâyun Şah’dan itibaren Hindistan’daki Gürgâniyye Devleti ve Kaşgar Hanlığı, Osmanlı padişahını halife olarak tanıdı. Portekizlilere karşı Hicaz ve Açelilerin, Volga havzasını işgal eden Ruslara karşı da Türkistan Hanlarının, halife sıfatıyla Osmanlı padişahından istediği yardım talepleri yerine getirildi. Osmanlı padişahlarının halife sıfatına ayrı ehemmiyet verişi, sonraki asırlara rastlar. Çünki devlet reisliğinden ayrı bir sıfat olmadığını, İslâmiyette ruhânî liderlik bulunmadığını biliyorlardı. 1774’te Kırım kaybedildi. Bundan sonra padişah kaybedilen topraklardaki Müslümanların dinî ve dünyevî menfaatlerini korumak için, onlar üzerinde halifelikten gelen bir manevî/ruhânî otorite iddiasında bulundu. Bunu dünya devletlerine de kabul ettirdi. O zamana kadar ancak kendi topraklarında yaşayan halkın üzerinde dünyevî otoritesi bulunan padişah, halife sıfatıyla, bu topraklar dışındaki Müslümanlar üzerinde de, Papa’nın dünya Katolikleri üzerindeki otoritesine benzer bir mevki elde etmiş oldu. “Sizden olan emir sahiplerine itaat edin!” meâlindeki âyet-i kerîme ile zamanın halifesine bağlanmadan ölenin câhiliye ölümüyle öleceğini bildiren ve sultan olmayan beldede oturmayı yasaklayan hadîsler gereği; halifenin bulunmadığı yerde âlimlere ve onların sözlerine göre hareket eden bir halifeye manevî de olsa bağlılık öngörülmüştür. Bu da Osmanlı padişahlarının, hâkimiyeti dışındaki ülkelerde yaşayan Müslümanlar üzerindeki ruhânî otoritesine meşruluk temeli olarak alınmıştır. İSTANBUL’DA BİR ÜMİT Padişahların, halife sıfatını bilhassa milletlerarası platformda vurgulamaları; daha evvel halîfe sayılmadıkları veya halifeliğin yalnızca ruhânî bir makam olduğu mânâsına gelmez. Osmanlıların bu tavırlarının altında tamamen pratik, pragmatik ve diplomatik mülâhazalar yatar. Bilhassa Sultan II. Abdülhamid, İslâm birliği siyasetine yardımcı olarak gördüğü bu sıfatı daha çok vurguladı. Gayrımüslimlerin hâkimiyeti altına giren ülkelerde, Rusya, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Kıbrıs, Bosna-Hersek ve Yunanistan’da İstanbul’dan tayin edilen müftü ve kadılar halifenin vekili sıfatıyla varlığını devam ettirdi. Bu gelenek, zayıflayarak da olsa günümüze kadar geldi. Bu siyasetin semeresi XX. asır başlarında da görüldü. Sömürge idaresi altına düşen dünya Müslümanları, İstanbul’daki halifeyi hep bir ümit olarak gördü. Anadolu’nun işgali münasebetiyle akıl almaz maddî ve manevî yardımlarda bulundular. Zira şer’î hukukta kaidedir ki, halifeyi düşman esaretinden kurtarmak, Müslümanlara farzdır. Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, bu nüfuzdan çekinerek, XIX. asırda politikasını halifeliğin nüfuzunun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. 93 Harbi’nde, Balkan Harbi’nde Osmanlılara yardım etmemesi, Sultan Hamid’in hal’i; hatta I. Cihan Harbi’ne sürüklemesi hep bunun içindi. Yunan Harbi’nde ne Ankara’ya, ne Yunanlılara destek vermesi de, Yunanlılar kazanırsa halife ellerinde esir olduğu; kaybederse Ankara’ya kolayca hulûl edebileceğinden dolayı idi. II. Meşrutiyet, halifenin dünyevî gücünü budadı. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanat kaldırıldı. Saltanattan ayrı ve icrâî salâhiyeti bulunmayan tamamen sembolik bir halifelik tesis edildi. Sultan Vahîdeddin’in yerine, Veliahd Abdülmecid Efendi, Ankara’daki millet meclisi tarafından bu makama getirildi. Sultan Vahideddin, San Remo’da neşrettiği deklarasyon ile anayasa değişikliği sayılan bu kanunun padişahın tasdiki olmaksızın yürürlüğe giremeyeceğini; bu sebeple gayrımeşru olduğunu; üstelik saltanat ile hilâfetin birbirinden ayrılmasının dinen/hukuken mümkün olmadığını iddia etti. İngiltere emeline yavaş yavaş nasıl nâil oldu, sonraki yazıda görelim...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT