BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Herkes susmuştu bir anda...

Herkes susmuştu bir anda...

Arabanın içindeki herkes gözlerini açmış, merak ve şüpheyle bakıyordu genç adama. Oktay çekinerek tasdikledi söylediklerini: - Evet... ben onun oğluyum. Onu görmeye gidiyorum...



Arabanın içindeki herkes gözlerini açmış, merak ve şüpheyle bakıyordu genç adama. Oktay çekinerek tasdikledi söylediklerini: - Evet... ben onun oğluyum. Onu görmeye gidiyorum... Keko motoru yeniden çalıştırdı. Şaşkınlığı hâlâ devam ediyordu. Eliyle vurdu direksiyona: - Vay canına be, kadere bak yahu? Hey gidi dilsiz nine hey! Sen Kuyulu’ya varır varmaz muhtara git aslanım. Sana o anlatsın ne edeceğini. Bu karışık bir mesele. Az yolumuz kaldı. Bir saate varmaz varırız. Gerçekten bir saat olmadan vardılar mezraya. Yaklaşık on, on beş ev vardı. Kerpiçten, damsız bir odalı yapılardı bunlar. Kapıların önünde hayvanlar dolanıyordu. Çocuklar koşturuyorlar, oynuyorlardı. Otobüs meydanlık gibi bir yerde durdu. Şoför Keko eliyle işaret etti çardaklı bir yeri: - Aha, oradadır muhtar. Git konuş onunla. Dilsiz ninenin evi en sonda. Görünmez buradan. Şu karşıdan bakarsan görürsün. Zaten bu saate evde olmaz o. Çıkmıştır dağlara dört koyununu alıp. Akşam hava kararmaya yakın gelir. Oktay teşekkür ederek indi otobüsten. Birden dışarıda oynayan bütün çocuklar sanki değişik bir yaratık görüyorlarmış gibi doluverdiler etrafına. Hepsi hayretle bakıyordu yüzüne. Gülümsedi kararsızca. Çardaklı kahveye doğru yürüdü. Kapıdan içeri girer girmez içerideki sesler kesilivermişti. Beyaz bıyıklı bir adam yaklaştı yanına. Başında poşusu, sırtında beyaz fistanı ile mezranın ileri gelenlerinden biri olduğu belliydi. - Buyur oğul, kimi aradın? O sırada şoför Keko daldı kahveden içeri: - Muhtar, bu civan dilsiz nineyi ararmış. Muhtar gözlerini kıstı. Genizden konuşuyordu. Bayağı yaşı vardı. Şüpheli bir tavırla süzdü Oktay’ı. Yan gözle ilerdeki masada çay içen koruculara baktı. Sanki “orada durun şüpheli var!” der gibiydi: - Ne yapacaksın sen dilsizi? Onun yerine yine Keko cevap verdi sırıtarak: - Dilsizin oğluymuş bu aslan muhtar! Herkes sustu bir anda. Nefes bile almaya çekiniliyordu sanki. Bu sessizlikten ürktü Oktay. Dili tutulmuştu sanki. Tedirgin bir şekilde usulca konuştu: - Ben Kezban hanımın oğluyum efendim. Muhtar toparlanmaya çalıştı: - Tövbe estağfirullah! Bismillahirrahmanirrahim... Bu da ne demek şimdi? Oktay yalvaran bir sesle atıldı: - Doğru söylüyorum efendim, inanın bana. Benim adım Oktay. Yıllar önce Kezban annem beni doğurduğu zaman doğumu yaptıran doktor Doğan beye vermişler beni. Kocası Recep vermiş. Bir de ağabeyi Hıdır. Durakladı. Usulca ekledi: - Yani dayım... Yutkundu. Derin bir nefes aldı: - Bütün bunları bilmiyordum. Ama Recep çıkıp geldi. Her şeyi anlattı bana. Gerçeği öğrendim bunca sene sonra. Annemi görmek için geldim. Muhtar dudaklarını ıslattı diliyle. Kahveciye seslendi: - Abbas, çay getir hele delikanlıya... Sonra eliyle işaret etti genç adama: - Otur hele bakalım... Otur da anlat... bak şimdi. Dilsiz dünyasını şaşıracak... Hemen çay geldi Oktay’ın önüne. Heyecanı doruktaydı oysa onun. Değil çay, ağzı dili kuruduğu halde bir yudum su içecek hali bile yoktu. Yüreğinden bir şey taşıyor gibiydi. Elleri, ayakları titremeye başlamıştı artık... DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT