BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Şairlerin yokluğunda

Şairlerin yokluğunda

Günümüzde şair, yazar ve gazeteciler; deli gömleğinden bir farkı olmayan izm’lerin ve günlük siyasetin esiri olduğundan dolayı hayatın gerçek yüzü sayfalara yansımıyor... Fantezi, sansasyon ve polemikten ibaretleştirilen edebiyat ve basın dünyası bu yüzden akil adamlardan yoksun...



Günümüzde şair, yazar ve gazeteciler; deli gömleğinden bir farkı olmayan izm’lerin ve günlük siyasetin esiri olduğundan dolayı hayatın gerçek yüzü sayfalara yansımıyor... Fantezi, sansasyon ve polemikten ibaretleştirilen edebiyat ve basın dünyası bu yüzden akil adamlardan yoksun... Ve bu yoksunluk edebiyatı yoksullaştırmış... Eskiden düşünce ve duygularını kâğıda dökerek geçinmeye çalışanların kendileri yoksuldu ama bıraktıkları değerliydi... Ve hafızalarda iz bırakmaktaydı... Sadece yönü değil, hangi yoldan gidilmesi gerektiğini de gösteren pusula gibiydiler... Kendi doğrularından gittikçe uzaklaşan, kendi pusulalarından yoksun kalan toplumlar başkalarının aldatıcı pusulalarından medet ummaya başladığı günden beri hayatın her alanı gri bir renge bürünmüş... * Rahmetli Tarık Buğra ile bir gün sohbet ederken konu arabalara gelmişti... Demişti ki; -Bir araba sahibi olabilmeyi çok isterdim... Bir hayaldi benim için ve öyle de kaldı... Sahip olamadan gidiyorum... ‘Aç ölen şair’ diye tarihe geçen Süleyman Nazif’in cenazesini belediye kaldırınca Ömer Ferid Kam şu mısrayı kaleme alır; -Öldürüp evvel onu açlıkdan Sonra bir türbe yaparlar başına Ahmet Hamdi Tanpınar ise içinde bulunduğu sıkıntıları günlüğüne şu şekilde kaydetmiş: “Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey altüst. Hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak. Kurtulmak için her teşebbüsüm yeni borca sebep oluyor. Yahut da bir yığın edebi proje (...) parasızlığın mutlak ve şaşmaz tecellileri ve komplikasyonları.” * Mehmet Akif Ersoy, yazdığı İstiklal Marşı’nın Meclis’te okunup ayakta dinlenmesinin ardından ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Kızılay bünyesinde cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışlamıştı. Oysa İstiklal Marşı’nı yazdığı dönemde sırtında paltosunun olmadığı ve Meclis’e paltosuz yaya olarak gittiği söylenir. 24 Ocak 1967’de ise gazetelerin iç sayfalarında bir haber dikkatleri çekiyordu: “Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlu Emin Ersoy’un ölüsü bulundu!” Şairlerin yokluğundan beri bize kalan hayatın neden matematikten ibaretleştiğini hatırlatmaya gerek var mı?
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT