BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Balinalar ve lüferler

Balinalar ve lüferler

Büyük balık, küçük balığı yutarmış. Ne acı ki, “Endüstriyel spor”un o saf duygulardan nasıl bir fırsat ekonomisi ortaya çıkardığının yıllarca farkına varamamışız.



Büyük balık, küçük balığı yutarmış. Ne acı ki, “Endüstriyel spor”un o saf duygulardan nasıl bir fırsat ekonomisi ortaya çıkardığının yıllarca farkına varamamışız. Yazık... Ne büyük saflık bu... Acı gerçek; iki gün boyunca takipçisi olduğum FutureSponsorship 2012 panelinde tokat gibi iniverdi suratıma. Oysa yıllarca; “Spor, ruh ve beden eğitimidir; sevgi ve saygıda yarışıdır; oyun ve seyir keyfidir” diye yazdım. Yanılmışım; şimdi anlıyorum ki, kazın ayağı hiç de öyle değil. Diyeceksiniz ki, “Yeni mi uyandın?” Değil elbette, kastettiğim bildiğimizin ötesinde bir farkındalık. Ne gibi mi? Keşke, batının spor ve sponsorluktan anladığı bizim samimiyetimiz kadar masumane olabilseydi. Keşke o, değer biçilemeyen sevda; müşteriye çevirdiği taraftarı birer marka tutsağına dönüştürmeseydi. Lafı eveleyip, gevelemenin anlamı yok. Diyeceğim şu, “sponsorluk hilesi” sporun içine düşen aç bir kurt gibidir. Şöyle ki, bizde “Sponsorluk; parayı öde, kenara çekil seyret” şeklindeki bir tür “sağmal inek”likten ibarettir ki... Özel sektör, bu sahanın uzağında durmaktadır. Dikkat edin... “THY” ve “PTT” dışında hatırı sayılır kaç sponsor var ligimizde? Bu ilgisizliğinin sebebi, sporun hâlâ bizde amatör ruhla yapılıyor olma masumiyetidir. Batının o korkunç çarkının dişlileri arasına girmemesidir. Fakat bizim özel sektörün kayıtsız kaldığı saha, batılı devlerin “Sportif yatırım” adıyla hissettirilmeden parsellenecektir. Bu dalgaya sporumuz dayanır mı bilemem. Çünkü bizim en büyük şansımız olan bu bakir saha, -işlenmeyi bekleyen cevher niteliğiyle- devlerin iştahını kabartıyor. Nasıl kabartmasın? Düşünün, Türkiye 7-22 yaş arası 24 milyona yakın genç dinamik ve tüketici nüfusu ile inanılmaz bir pazar. O sebeple, bu pazarda dev markalar sadece zihnimize, aklımıza kazımakla kalmıyor, daha fazlasını hedefleniyor. Bunu da nereden mi, çıkardım? Büyük bir dikkatle izlediğim o panelde anlatılan yöntem ve metotlardan. Açıkçası, sporun başarı hikâyelerinin içine nüfuz ederek, -bilinç altı reklam- yoluyla markalarını kalbimize çakmaya çalışıyorlar. Bunun için ayırdıkları pay; 2015 Avrupası için tam 45 milyar Euro. Bu rakama mahalli sponsorluklar dahil değil. Oran, Türkiye’nin 2012 bütçesinin -350 milyar TL. yani 170 milyar Euro- üçte biri. İlk bakışta spora katkı adına “harika” diyeceğimiz bu rakam aslında insanı çılgına çevirecek deli paradır... Düşünün, “Dünya devleri - isimlerini burada zikretmek istemiyorum - bu kadar parayı spora niçin akıtır?” Düşününce, anlıyorsunuz ki; “Ahmet’in, Mehmet’in, Ali’nin çocukları daha iyi şartlarda spor yapsın” diye değil. O halde niye? Yöntem “Brands!...” Yani, “dağlamak, damgalamak, işlemek, derin iz bırakmak, markalamak” ve “lekelemek” anlamına gelen, “Brands” ambalajı ile bizim gibi ülkelere hissettirmeden enjekte ediyorlar, balinalarını. Maksatları, sadece gönlümüzdeki sevdayı, eşimizden ailemizden esirgediğimiz zamanı almak değil, ya? Bizi sıkı birer “marka tutsakları” haline getirerek, istediklerini yaptırabilmek... Bilmem anlatabildim mi, balinalarla lüferlerin hikâyesini? >> Fernandessiz Beşiktaş Başlıktaki “Fernandes’siz Beşiktaş” ifadesi ilk insanda motorsuz uçak düşüncesini uyandırıyor. Motorsuz uçak uçabilir mi, hayır, uçsa da sonra çakılır. Ama Samet Aybaba’nın gerçekleştirdiği o büyük değişimi ve kazanımını düşününce; hayır “Beşiktaş hiç de öyle değil” diye itiraz ediyorsunuz. Çünkü uygulama gösteriyor ki, Fernandes yoksa Oğuzhan var. O da yoksa Veli, Muhammed, Hasan Türk gibi gençler var. Dahası; sahada birbirlerini tamamlayan, yardımlaşan, kolej takımı havasında mücadele eden taş gibi bir Beşiktaş takımı var. İnanıyorum ki, bu sistem Beşiktaş’ı hep uçuracaktır. Dilerim; bu tarz diğerleri için de model olur. >> MIHLAMA “Yüksek ideali olmayan topluluk basit bir çaba içindeki karıncalardan başka bir şey değildir.” (E.Hönnel)
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT