BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Esad niyetine!

Esad niyetine!

Mücahitler, Türkiye’ye 40 km uzaklıktaki Minnakh Askerî Havaalanı’nı ele geçirmek için tanka, topa, uçağa karşı 6 aydır direniyor. Esad’ın havacı üniformalı fotoğrafı havaalanını kuşatan mücahitlerin nefretini canlı tutuyor.



Türkiye-Suriye sınırında karşımda duran iri yarı 30’lu yaşlardaki sakallı, temiz yüzlü adam gece yarısı sıkıca tuttuğu elimi bırakmadan ardı ardına sıralıyor.... “Kesinlikle ışık yakmayacaksın, telefonla konuşmayacaksın, kafanı kaldırmayacaksın, flaş patlatmayacaksın... Dur dediğim yerde duracaksın! Tamam mı kardeş, tamam mı? Eğer bütün bu dediklerimi kabul ediyorsan haydi gidiyoruz!” Ebu Sabit’in bütün şartlarını kabul ediyorum... Direksiyona geçiyor, zifiri karanlığa gömülen Suriye’nin içlerine doğru yol alıyoruz. Asfalttan çıkıp toprak bir yola oradan da küçük bir köye yöneliyoruz. Ebu Sabit yeleğinin üst cebinden çıkardığı telsizden “ Abu Nidal , Abu Nidal..” diye anons ediyor. “Taal” cevabıyla birlikte bir binanın önünde duruyoruz. Koşar adım binadan içeri yönelen Ebu Sabit’in ardından tercümanım Ahmet ve ben de binaya giriyoruz. İçerisi adeta cephanelik gibi. Envai çeşit silah binanın koridorlarında yan yana dizilmiş. Yaşları 17-19 arasındaki gençlerden bazıları silahlara bakım yapıyor, diğerleri operasyon hazırlığında. Ebu Sabit’in davetiyle küçük bir gaz lambasıyla aydınlatılan odadan içeri giriyoruz. Çay ikramı tanışma faslı derken, “haydi yallah” talimatıyla odadaki herkes ayaklanıyor. Silahlar kuşanılıyor, kapıda bekleyen araçlar bir anda doluyor. Kimi aracın arkasına, kimi üzerine çıkıyor. Silahların emniyetleri açılıyor. Şoförler üzeri çamurlarla kaplı araçların sigortalarını attırıyor ve yola koyuluyoruz. Araba farıyla bile zor aydınlanan yolları bu defa ışık olmadan gidiyoruz. SAVAŞA HOŞ GELDİN Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından etrafında kuleler ve üzerlerinde kırmızı ışıkların yanıp söndüğü bir arazi ile burun buruna geliyoruz. Ebu Sabit yine telsizine davranıyor. “Ya şebab tekbir” diyor. Karşıdan gelen “Eman eman” (güvenli güvenli) cevabıyla bize dönüp “Sakın çıt çıkarmayın. Şu yüz metrelik alanı da geçtik mi tamamdır!” diyerek bizi teskin ediyor. Daracık sokaklara girmemizle birlikte bir anda kurşun yağmuru başlıyor. Ebu Sabit koltukların arasına girmemizi istiyor ve gaza yükleniyor. Ateş çemberinden kurtulduğumuz anda ilk binadan içeri kendimizi zor atıyoruz. TOP ATILIYOR DUYMUYORLAR Küçücük bir oda. Ortada cılız ateşiyle de olsa varlığını hissetiren bir soba. Etrafında ise silüetleri görünen balık istifi yatmış 8-10 kişi... Ayakta, silahıyla nöbet tutan 17-18 yaşlarında bir genç. Dışarısı, geldiğimiz andan itibaren hareketli. Yanıbaşımıza düşen top mermilerinin sesleri kulakları trımalıyor. Sağımızı solumuzu toplar dövüyor. Yatanlarda en ufak bir hareketlilik dahi yok. Saatlerdir birlikte olduğumuz ancak konuşurken çok ekonomik davranan Ebu Sabit, “Ehlen ve sehlen akhi” diyerek söze başlıyor; “Dostlar şu anda Minnakh köyündeyiz. Hemen yanı başımızda tam 6 aydır muhasara altında tuttuğumuz Minnakh Askeri Havalimanı var. Burası Türkiye sınırına kadar olan bölgeyi bombalayan uçak ve helikopterlerin kalktığı bir üs. İçeride 300 kadar asker, çok sayıda helikopter, uçak, tank ve füze var. Burası düştüğü anda Halep’e kadar bölgeyi temizlemiş olacağız. Anlayacağınız Türkiye’nin sınırları fiilen olmasa da şeklen Halep’e kadar uzayacak. İçeridekilerin cephaneleri bitti bitecek. Havadan erzak ve cephane desteği alıyorlar. Çoğu kere atılan malzemeleri ele geçiriyoruz. Ancak çok yoğun bombardıman altındayız. Bizim ketibemiz( gönüllü asker) yaklaşık bin kişi. Çoğu genç ve ben de onların komutanıyım. Sabaha kadar burada olup bitenden az çok fikir sahibi olacaksınız. Bomba hariç diğerlerinin tesiri yok. Rahatınıza bakın!” BULUNDUĞUM YER ROKETLENİYOR Bir el işaretiyle nöbet tutan genç sobanın üzerine çaydanlığı yerleştiriyor. Gaz lambasını yakıp ışığı loş hale getiriyor. Dışarıdan görünmeyi engellemek için de camları kalın bezlerle kapatıyor. Vakit ilerledikçe odanın içini daha net görmeye başlıyorum. Ani bir patlama ile birlikte camlardaki örtüler yerlerinden havalanıyor. Duvarların gıcırtılarıyla birlikte sıva parçaları üzerimize dökülüyor. Nöbetçi hemen gaz lambasını kapatıp uyuyanları kaldırıyor. Herkes anında silah kuşanıp dışarı fırlıyor. Dışarı bir anda makinalı tüfek, uçaksavar ve roket seslerinin birbiriyle gürültü yarışına sahne oluyor. Hem korunmam hem de dinlenmem için beni güvenli bir binaya alıyorlar. Yatağa yatmamla birlikte binaya roketin isabet etmesi bir oluyor. Paldır küldür tekrar eski yere geçiyorum. Artık gözümde zerre kadar uyku yok. Daha önce de cephelerde bulundum. Ancak ne yalan söyleyeyim böylesini görmedim. Her tarafta güm güm patlama sesi. Bağdat’taki savaş sırasında bir haftada gördüğüm bombadan daha fazlası birkaç saat içinde burada sağımda solumda patlıyor. Atılan her bombada evin briket duvarları adeta yerinden kalkıyor. TESLİM DEĞİL TUZAKMIŞ MEĞER! Saat gece yarısını gösterdiğinde bir grup odaya giriyor. Üzerindeki kilolarca ağırlığı bırakıyor. Göz ucuyla süzüyorum, çoğu çocuk yaşta, daha bıyıkları yeni terlemiş. Akranlarının bilgisayarda oynadığı savaşı onlar burada birebir yaşıyor. Kiminin ayağında çorap, kiminin sırtında kazak bile yok. Sobanın etrafında toplanıyorlar bir iki lokma atıştırıp tekrar geldikleri gibi gidiyorlar. Adeta kanım donuyor... Bir ara ortalık hareketleniyor. Havalimanından 50 kişilik bir grubun teslim olmak istediği bilgisi geliyor. Küçük bir istişare toplantısı yapılıyor, en küçüğünden en büyüğüne kadar herkesin fikri alınıyor. Kimi, “Bu bir yalan öldürelim” diyor, kimi ise “Teslim olana silah doğrultmak caiz değil” şeklinde fikir beyan ediyor. Karşılıklı telsiz irtibatına geçiliyor, grubun gece saat 03.00 sularında teslim olacağı öğreniliyor. Yine emin olamıyorlar bir haberci gönderip durumu netleştirmek istiyorlar. Haberci on dakika sonra yanımızda , “Telefonla içerideki muhbiri aradım. 50 kişinin dışarı çıkacağı doğru ancak bizi öldürmek için çıkacaklarmış”diyor. Karar; O saate kadar beklenecek grup kendilerine yöneldiği anda taciz ateşi açılacak... Aynen öyle oluyor... Karşılığı da ağır oluyor tabi. Uçaklar bir anda tepemizde beliriveriyor. Barmil (varil) bombalar olduğu gibi aşağıya bırakılıyor. Doçkalar gökyüzüne ateşten çizgiler çiziyor. Uçak isabet almadan uzaklaşıp gidiyor. ESSALATU HAYRUN MİNEN NEVM Havalimanı bu hareketlikten oldukça memnun. Megafonlardan baas marşları ve Esad’a methiyeler dizen şarkılar yükseliyor.... Mücahidler ise tekbir getirmeye başlıyor. Yaklaşık yarım saat bu şekilde karşılıklı atışma sürüyor. Ortalığın sessizliğe gömüldüğü bir anda mücahidlerden birinin yanık sesi duyuluyor. ...Esselatu hayrun minen nevm. Sabah namazının vakti girmiş. Çocuklar pet şişelerdeki suyla buz gibi havada abdest alıp namaza duruyor. Bitiren tekrar mevziye yöneliyor. Sabah olduğunda geceyi nasıl bir yerde geçirdiğimi daha iyi anlıyorum. Ortalık harabe... Mevzilerdeki nöbetçiler tek tek değiştiriliyor. “Tayyare şebab tayyare!...” (Uçak gençler uçak) anonsu ile birlikte MIG’ler tepemizde beliriyor. Ardından da bir helikopter havaalanına doğru alçalmaya başlıyor. Alandaki askerlere erzak getirdiği anlaşılıyor. “Helikopteri vurmadan ateş açın” emri geliyor. Mevzilerden tek tük atışlar yapılıyor, helikopter inemeden geri dönüyor. Ebu Sabit sormama fırsat vermeden açıklıyor: “Bu helikopter Esad’ın değil Suriye halkının malı. Sana tuhaf gelebilir. Ancak Esad sonrası da bu ülkeye helikopter lazım!” ESAD MOTİVE EDİYOR Ebu Sabit, “Haydi hazırlan mevzilerden birinde yerini al. Alanı basacağız sen de istediğin görüntüleri alırsın” diyor. Yanıma Abdullah adlı bir genci veriyor. Havalimanını tam karşıdan gören bir binanın üzerine çıkıyoruz. Kanasın başında oturan bir genç hemen yanıbaşında sandayle üzerinde Esad fotoğrafı. Normalde o fotoğrafın paramparça olması lazım. Dikkat kesiliyorum, fotoğraf diktatör arşivinden Yani havacı Esad fotoğrafı. Kanasın başındaki genç uzun uzun fotoğrafa bakıyor, silahın dürbününe yönelip havalimanındaki hedefi vuruyor. Esad ilk defa burada bir işe yarıyor. Keskin nişancılar için açılan deliklerden birine objektifi yerleştirip içeriyi tarıyorum. Sayısız helikopter, tank ve uçak görünüyor. Küçük küçük mevzilerde güneş ışığıyla parlayan namlular gözüme çarpıyor. Farkedildiğimizi söyleyen Abdullah hemen çıkmamız gerektiğini söylüyor. Binadan hızla uzaklaşıyoruz. Ardımızdan yerle bir oluyor. Havalimanı duvarının dibinde mevzi açmaya çalışan mücahidlerin bulunduğu tarafa yöneliyoruz. İki bina arasındaki daracık bir duvardan geçiyoruz. Karşıdan atış başlıyor. Bizi ıskalayan her mermi duvarda büyük delikler açıyor. Bir tanesi isabet etse yaşama şansımız yok. Duvarının dibindeyiz. Mücahidler kendilerine doğru bombardımana hazırlanan tankları hedef alıyor. Roketlerle tankları vuruyorlar. Karşıdan sniperların ateşi başlıyor. Kurşunlar sağımdan solumdan vızır vızır geçiyor. Ara ara bombalar eşlik ediyor kurşunlara... Bir ara roketin başındaki mücahidlerden tam atışa hazırlanırken karşıdan gelen kurşuna hedef oluyor. Delikten seken kurşunun çıkardığı beton parçaları gözüne isabet ediyor. Üç dört tankı imha etmeyi başarıyorlar. GECENİN BAKİYESİ Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gece tepemizden bomba yağdıran uçakların hedef aldığı noktaları tek tek dolaşıyoruz. Onlarca evin yerle bir olduğu bombardımandan geriye enkaz yığını 6 metrelik çukurlar ve bu hatıra fotoğrafı kalıyor. NAMLUNUN UCUNDAKİ HAYATLAR... Uçakların yerle bir ettiği bölgede mücahitler zor şartlar altında yaşıyor. Yere atılan bir döşek onlar için yeterli. Silahları her an çatışma olabileceği için yanlarında. Sabahları ezan sesiyle uyanıyor ve namlunun ucunda namazlarını kıldıktan sonra yeniden savaşa gidiyorlar. HANİ EL KAİDE, HANİ İSLAMİ CİHAD? Mücahitler iddia edildiği gibi El Kaide ve İslami Cihad üyeleri değil, 17-19 yaşlarındaki Suriyeli gençler. Çatışmaları fotoğraflarken mücahitler başıma birşey gelmemesi için güvenliğimi sağladı. 500 kiloluk ölüm bombası Mücahitlerin Barmil adını verdikleri savaş literatürüne ise ‘varil’ olarak geçen bu bomba düştüğü yerde canlı cansız ayırımı yapmadan imha ediyor. Esad’ın savaş uçakları 500 kiloluk bu bombalardan her gün onlarcasını Suriye’de masum çoluk çocuğun üzerine yağdırıyor. Bombalar şimdilik enkaz yığınları bırakıyor. Ancak iddia doğruysa kullanılan kimyasalların acısı yıllar sonra ortaya çıkacak. Vuracaksın, ama vurulmayacaksın! Suriye’yi babası gibi kan gölüne çeviren Esad’ın zulmü her geçen gün artarak sürüyor. Uçaklar, helikopterler, tanklar, toplar, ağır makineli silahlar... Akla gelecek envai çeşit silah, sayısız mühimmatla Minnakh Askerî Havalimanı’nı 6 aydır muhasara altında tutan mücahitleri hedef alıyor. Hem bu silahlara karşı direnebilmek hem de bir gün daha ölmeden galibiyet özlemiyle yılmadan, yorulmadan çarpışmak ne yazık ki her babayiğidin harcı değil. Sıradan bir bilgi; 19 ölü, 80 yaralı... Bu görüntüler Suriye için sıradan diyebilirsiniz. Artık dünya için de öyle. Her gün yüzlerce insanın katledildiği bu topraklarda sadece yukarıdaki apartmandan 6’sı çocuk 19 ölü , 80 de yaralı çıktı. Bir böceğin hayat hikayesine bile saatlerce zaman ayıran, bir kedinin kurtarılması için ekipler seferber eden sözüm ona medeni ülkelerdeki yayın organlarında burada yitip giden canlar geleceği katledilen bebeklerden tek kelime bile bahsedilmedi! Muhammed gözümün önünde can verdi Bir hatıra olsun istemiştik. Ancaaak!... Birkaç genç keskin nişancıları yanıltmak için silahın namlusunu yukarı kaldırıyor, o arada diğerleri duvarda çekiçlerle kanasların sığacağı kadar delik açıp karşı atışa geçiyor. Hemen yanı başımdaki duvara isabet eden havan adeta kulaklarımın zarını patlatıyor, nefesim kesiliyor. Ebu Muhammed koşarak yanımıza geliyor. bir yandan gülüyor bir yandan da sayısız mermi attıklarını gülerek anlatıyor. Ebu Yusuf’un, “ya şebab tecnubu tecnubu!” (gençler kaçın kaçın!) diye bağırmasıyla önden Ebu Muhammed ardından biz koşmaya başlıyoruz. Güvenli bir noktaya geldiğimizde Ebu Muhammed “nefes alamıyorum” diyor ve yere yığılıyor. Görüntüde bir şey yok. Gençlerden biri masaj yapmak için gögsüne yöneliyor Ebu Muhammed’in üzerine kapaklanıyor.... Hel ente ceyyid ya Muhammed (iyi misin ya Muhammed?)... Ebu Muhammed’in ayakları titriyor,kesik kesik nefes almaya başlıyor. Cibnu seyyare (arabayı getir) sesleri ortalığı inletiyor. Abdullah, kurşun yağmuru altında ara sokaklara doğru koşuyor. İki dakika sonra üzerinde uçaksavar olan bir araçla geri geliyor. Karga tulumba araca bindirilen Muhammed Sirac kısık sesiyle “Allah” diyor, sol kolu yanına düşüveriyor. Hızla uzaklaşan araç kurşunlar altında bölgeden uzaklaşıyor. Muhammed sınırdan Türkiye’ye geçirilmek üzereyken telsizden Ebu Nidal’in sesi duyuluyor.... İnna lillahi ve inna ileyhu raci’un.... Ebu Sabit dudaklarından “Elhamdulillah, Allahu ekber, Tegabbel Allah” sözleri dökülüyor, gençlere şöyle bir bakıyor. Başı öne eğiliyor, gözleri dolu dolu. Ardından telsizi eline alıp sırayla anons etmeye başlıyor. “Ene Abu Sabit.... Elif, be, te, se....” hepsinden sırayla naam naam (evet, evet) cevabıyla birlikte “şehidimiz için çarpışın” diye talimat veriyor. Allahu ekber, Allahu ekber nidaları ortalığı inletiyor... Öğlene doğru gözyaşları içerisinde bir genç Ebu Muhammed’in çantasını topluyor. Silahını çantasına yerleştiren o genç, “Şehidimiz 23 yaşındaydı. 3 çocuk babasıydı. 10 gün önce bir abisi şehid oldu. Bir kardeşi Halep cephesinde. En küçükleri de gelecekti. Ebu Muhammed ‘hiç olmazsa sen yaşa’ diyerek engel oldu...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT