BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kapalı kapılar ardında...

Kapalı kapılar ardında...

- Dokuza bas. Televizyonun uzaktan kumandasıyla kanalları dolaşan kızından, dokuz numaralı tuştaki kanalı isteyen baba, aradığını bulmuş olmanın keyfiyle alelacele sigarasını kül tablasına bastırıp ayağa kalktı, oynamaya başladı.



- Dokuza bas. Televizyonun uzaktan kumandasıyla kanalları dolaşan kızından, dokuz numaralı tuştaki kanalı isteyen baba, aradığını bulmuş olmanın keyfiyle alelacele sigarasını kül tablasına bastırıp ayağa kalktı, oynamaya başladı. Dokuz numaralı tuşta, televizyon dünyasının "ikinci liginde mücadele eden" bir kanal vardı. Haftanın belli akşamları Karadeniz müziği programı ile gerek stüdyodaki, gerekse ekran başındaki insanlara horon oynatıyordu. Baba, yemek sonrasının rehavetini üzerinden atmış, karısının, baldızının, bacanağının ve iki çocuğunun kahkahaları arasında küçük odada omuzlarını titretip, dizlerini kırmaya koyulmuştu. Temposunu düşürmeden bacanağına el etti, "Gel" diye... Her Karadenizli gibi, her Karadeniz müziğinin herkesi coşturduğunu sanan baba, Karslı bacanağının hayır anlamında kafasını geriye atması sonrasında, bu kez baldızını çağırdı. Baldız, gösteriye tek başına katılmaya cesaret edememiş olacak ki, kız yeğenini de elinden tutarak sürükledi halının üstüne... Coşku ve katılımcılar artınca baba bir an oyunu bırakıp kumandaya hamle etti, müziğin sesini iyice açtı, kaldığı yerden hoplayıp zıplamaya devam etti. Karısı aşırı müzik sesinden rahatsız oldu, kumandaya uzandı ama adam sertçe kolunu itti kadının... "Ha ha, ha uşak ha" sesleri arasında omuzlar titretiliyor, vücutlar öne arkaya eğilip bükülüyor, ayaklar yere vuruluyor, oyuna katılmayan üç kişi, oynayan üç kişiyi alkışlıyordu. Ekrandaki şarkı bitince "Aaaa, tüh, bitti, oldu mu şimdi" türünden yakınmalarla odanın ortasında kalakaldı üç kişi... Neyse ki ara fazla sürmedi; ekrandaki Karadenizli sunucu hemen ikinci sanatçıyı kolunda tutarak stüdyonun ortasına getirdi ve müzik yeniden başladı. Evdeki ekip de daha yerlerine oturmaya fırsat kalmadan tekrar başladılar şamataya... "Ha uşak ha" sesleri yeniden üçüncü kat duvarlarına çarptı apartmanın... Ekrandaki stüdyoda sıra Karslı bir ozana gelmişti. Sazını tıngırdatıp, Ali Ekber Çiçek'in meşhur ettiği türküyü söylemeye başladı: El vurup yâremi incitme tabip, Bilmem sıhhat bulmaz hicraneler var. Bu kez Karslı delikanlı televizyonun sesini en yüksek volüme getirdi. İki bacanak sıtma görmemiş sesleriyle ozana eşlik ederken, beş katlı bina sallanıyordu âdeta... *** Üst kattaki neşeli curcuna gürültülü bir şekilde sürerken, alt katın kapı zili çaldı. Hüzünlü, asık suratlı, dokunsan ağlayacak gibi duran orta yaşlı ve çatık kaşlı kadın kapıyı açtı; gelen ağabeyiydi. - Hoş geldin ağabey, geç hele içeri. - Durumu nasıl eniştemin? Kadın umutsuzca omuzlarını kaldırdı: - Ne bileyim, değişen bir şey yok. Züleyha Kur'an-ı kerim okumaya çalışıyor bu gürültüde... Sen de bi Yasin okusan...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT