BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hicret ve “Eyüp Sultan”

Hicret ve “Eyüp Sultan”

Dört gün önce, (1 Muharrem) kutsal hicret’in 1420 yılına vasıl olduk. Peygamberimizi sevenlere müjdeli seneler olsun!



Dört gün önce, (1 Muharrem) kutsal hicret’in 1420 yılına vasıl olduk. Peygamberimizi sevenlere müjdeli seneler olsun! Hz. Muhammed’in, eshabıyla birlikte Medinelilerce karşılanışını hissederken, O “münevver” beldenin İstanbul’un ilk fethi için gelmiş ve hâlen İstanbulumuzda, Peygamberimizin bayraktarı olarak ululanan Hz. Hâlid yani Ebâ Eyyub el-Ensârî’yi yaşadım. “Hicret’i, kavuşmayı ve “Eyüp Sultan”ı en güzel Yahyâ Kemâl Beyatlı anlatabilir” diyerek, büyük şairimiz “Aziz İstanbul” kitabından (Sh. 1929-1970) naklediyorum.) “Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği o hazin senenin hikâyesi fetih askerlerinin kalbindeydi. Peygamber muhâcirinle Medine’ye girerken çocuklar sokaklarda: “Resûlullah geldi” nidâsiyle çığırışıyorlarmış. Medîne düğün bayram edercesine şenlik ediyormuş, halk Resulullah’ın devesinin yularına sarılıyormuş, fakat Resulullah, onları “Ona dokunmayınız, Allah tarafından me’mur olduğu mahalle gidiyor, durunuz bakalım, nereye gidecek?” diye men ediyormuş, devenin yularını bırakmış o nerede durursa oraya ineceğini söylüyormuş; o mübârek hayvan gitmiş, önce boş bir arsada çökmüş, lâkin çok durmamış, kalkmış, tavus gibi süzülerek Hâlid yâni Ebâ Eyyûb Ensârî’nin evi önünde çökmüş ve sonra boynunu uzatmış, bağırmış. Resûl-i Ekrem de: “İnşallah konağımız burasıdır” demiş. Hâlid’in evine girmiş. O gün Medîne halkı Hâlid’in evi önünde Resûlullah’ı görmek için ayakta bekliyormuş; Mü’minlerle beraber Yahudi ulemâsından Abdullah bin Selâm da gelmiş. Peygamber’in yüzüne bakmış “Bu yüz yalancı yüzü değildir” demiş. O da Müslüman olmuş. Sonra Resûlullah, devenin çöktüğü o yerde bir mescid bina edilmesini arzû etmiş; bu mescid binâ edilirken eshâbiyle berâber çalışmış, kendi mübârek elleriyle kerpiç taşımış. Şimdi Mescid-i Nebevi dediğimiz yer Halid’in evinin yeri imiş; Allah’ın insanlara gönderdiği son peygamber orada yatıyormuş. Kendi evi Ravza-i Mutahhara olduktan sonra Kostantaniyye’de (İstanbul) bir burcun yanında garip bir şehîd olarak vücûdunu bırakan Hâlid, Yeniçerinin Rumeli ve Anadolu ocaklarının gözlerinde tütüyordu. Bâhusus ki Hâlid, Resûlullah’ın Bedir gazâsında yeşil sancağını taşımış Muhammed’in asker kavmi olan Türkler, bunun için millî bir temâyülle Halid’i daha ziyade seviyorlardı; çölde o mübarek Bedir gazâsı... O yeşil sancak, müşriklerin (Putçuların) o hezimeti, İslâm’ın ilk galebesi... İşte o rûhânî gazâda yeşil sancağı taşıyan Hâlid, seksen yaşına girdikten sonra Arap ordulariyle Kostantiniyye’yi muhâsaraya gelmişti. Kostantiniyye’nin Müslümanlar tarafından ikinci muhâsarası diye anılan o sefer ne hazindir. Uzun bir muhâsaradan sonra şiddetli bir kış olur, güneş çocukları olan Araplar, Ayastefanos’tan Haliç’e kadar, kesif bir kar altında kalırlar, kırılırlar, ölürler. Şimdi (Fatih’in askeri) Türk ölülerinin sur boyunca, yattığı o mezarlıklara, o zaman Peygamber’i görmüş, yahut da Peygamber’i görenleri görmüş olanların kemikleri gömülmüştü.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT