BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İstanbul doludizgin

İstanbul doludizgin

Cumhuriyet’in yüzüncü yılında eğer meclis’in üye tam sayısı yine 550 olarak kalırsa, İstanbul’un payına 100 milletvekilliği düşecek demektir. Bugün ANAP ve DYP’den daha kalabalık, FP ile başbaşa gelecek büyüklükte bir grup...



Nüfus uzmanları hesap ettiler, kitap ettiler; Cumhuriyetimizin 100’üncü yıldönümü olan 2023’te, İstanbul’da 15 milyon 110 bin kişinin yaşayacağını ortaya çıkardılar. Hani arada bir gündeme taşıdığımız “Onuncu Yıl” marşında “her yaştan 15 milyon genç” diye vurgularız ya, işte tam o kadar... Yani, 1933’ün Türkiye nüfusu ile 2023’ün İstanbul nüfusu eşitlenmiş olacak. Cumhuriyet’in onuncu yılında, İstanbul’un belediye sınırları içindeki nüfusu 741 bin olarak belirlenmişti. Yüzüncü yıla erişildiğinde, Silivri, Çatalca, Şile gibi uzak ilçelere uzanan araziler de tıklım tıklım dolacağı için, şehir nüfusu, bu rakamı 20’ye katlayacak demektir. Bir de 2023 yılındaki Türkiye ile İstanbul’u kıyaslayalım: Uzmanların hesabına göre, o tarihteki nüfusumuz 84 milyon 203 bindir; öyleyse her 100 kişiden 18’i İstanbul’da yaşayacaktır. Ve eğer Millet Meclisi üye tamsayısı yine 550 olarak kalırsa, 99 veya 100 parlamenter, İstanbul milletvekili sıfatıyla görev yapacaktır. Bugünkü Anavatan ve Doğru Yol partilerini geride bırakıp, Fazilet Partisi ile başabaş gelecek büyüklükte bir grup. Eskiden de en büyüktü Osmanlılar, Bizans başkentini 40-50 bin civarında bir nüfusla devraldılar. Fetihten 25 yıl sonra, İstanbul Kadısı Muhiddin Efendi’nin sur içinde yaptırdığı bina sayımına göre, İstanbul tarafında 8951 Müslüman, 5852 Rum, Yahudi, Ermeni, Karamanlı, Kefeli ve Çingene evi vardı. Galata tarafında ise 535 Müslüman, 988 Rum, Frenk-Latin ve Ermeni evi bulunuyordu. Bu hane verilerine dayanılarak yapılan nüfus tahminleri 80-150 bin arasında değişiyor. Yılmaz Öztuna’nın yerli ve yabancı kaynakları tarayarak vardığı sonuca göre, Kanunî Süleyman’ın tahta çıkış tarihi olan 1520’den, II. Mahmud döneminin ortalarına kadar, aralıksız üç asır, dünyanın en kalabalık şehridir İstanbul. 1820’den 1915’e kadar da en kalabalık birkaç beldeden biridir (Türkiye Tarihi, cilt 12). XVIII. yüzyılda, Osmanlı başkentinde -Boğaz banliyöleri hariç- bir milyon nüfusun yaşadığı konusunda aşağı yukarı ittifak vardır. Buna karşılık, Avrupa’da nüfusu yarım milyonu aşan tek şehir Londra’dır. İstanbul, yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine varmadan, yine “Avrupa’nın en kalabalık şehri” olacak. Çünkü, halen 10.5-11 milyon kişinin yaşadığı Lodra, Paris ve Moskova’da nüfus artışı sıfırlandı. Evet, kaybettiğimiz o rekoru tekrar ele geçirmenin eşiğindeyiz. Artık övünmek mi gerekir, yoksa dövünmek mi?.. Kararı siz verin. Kilise duvarına su dökmek Hannover prensi Ernst August ile Almanya’nın Bild gazetesi arasında, ismiyle müsemm⠓sidik yarışı”nı duymayan yok. Prensin, Expo 2000 Fuarı’ndaki Türk pavyonunun duvarına “su döktüğünü” belgeleyen fotoğraf, tarafların birbirlerine hakaret salvoları göndermesine yol açtı. Ardından Alman gazetelerinde, hattâ bir Türk gazetesinde tam sayfa savunma ve hücum muhtevâlı ilânlar peşpeşe yayınlandı. Savaşın yeni cephelerde, yeni boyutlarda sürüp gideceğini, belki adalet huzurunda hesaplaşma zeminine de kayacağını tahmin edebiliriz. Biz, prensin genlerinde, atalarından intikal eden bir özelliğin bulunabileceği şüphesine kapıldık. Çünkü, Orta Çağ’da ve Yeni Çağ’da Avrupa şehirleri pislikten vazgeçilmez haldeydi. İnsanlar olur olmaz yerlerde def’-i hâcet etme alışkanlığında idiler. O derecede ki, bu tasallut Hıristiyan azizlerin mezarlarına ve kilise duvarlarına kadar uzanıyordu. Nihayet 1246 yılında, Fransa’daki Saint Quentin Kilisesi yüksek heyeti toplanarak meseleyi görüştü ve şu bildiriyi yayınladı: “Kilise kapısına ve duvarlarına su dökmek kesinlikle yasaktır.” Diğer bir olay, Hannover Prensi’nin fiiliyle örtüşecek, hattâ onu gölgede bırakacak kadar eğlencelidir. XVII. yüzyıl başındaki Paris, dışkı ve idrar kokularından yaşanılmaz, nefes alınamaz bir şehre dönüşmüştü. Nihayet Kral IV. Henri, alenen ihtiyaç giderenlerin çeyrek altın para cezasına çarptırılacağını, cezayı ödemeyenlerin 24 saat hapse konulacağını irade etti. Ve bu kanunun yürürlüğe girdiği gün, ilk suçüstü sarayda yapıldı. Veliahd-prens, odasının duvarının ıslatırken yakalanmış, ânında çeyrek altını elinden alınmıştı. Aslında suçlu da sayılmazdı; çünkü henüz beş yaşındaydı ve çevresindeki böyüklerden gördüğünü taklit ediyordu. Bu çocuk, dört yıl sonra, XII. Louis unvanıyla tac giyecekti. Picasso’nun makinesi Ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso, ölümünden 27 yıl sonra, Türkiye’de hayli konuşuldu. Ama sanatıyla değil, çalınıp el altından satılmak istenen tablolarıyla... Picasso’nun tablolarını hiçbir şeye benzetemeyenler çoktur. Arada, alâkasız şeylere benzetenler de çıkar. İşte, 1953 yılında Marie France dergisinde yayınlanan böyle bir benzetme olayının hoş hikâyesi: İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında, İspanya’dan Fransa’ya geçmek isteyen bir kadın, bavulunda esrârengiz bir resim bulunduğundan durdurulur. Gümrük memurunun “Bu ne madam?” diye sorması üzerine, kadın rahatlıkla cevap verir: “Eski kocam Pablo Picasso’nun yaptığı portrem...” Ne var ki, gümrükçü kül yutar cinsinden değildir. Dik dik bakar ve elini itham edercesine sallayarak “Yoo, madam!” der. “Bu, gizli bir makinenin şeması...” Uyanık (!) gümrükçüyü ikna etmek mümkün olmamıştır. Sonunda, bilirkişi sıfatıyla bir mühendis çağrılır. O da, tabloyu yarım saat kadar kare kare inceler ve kadının serbest bırakılmasını sağlayacak görüşünü bildirir: “Ne olduğunu doğrusu ben de anlayamadım. Ama, makine bile olsa asla işlemeyeceğini size garanti edebilirim.”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT