BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Nostalji

Nostalji

Sami Toker’in dramı ... Ozanca ve Arifçe ...



Sami Toker’in dramı Arif Sami Toker, İstanbul Erkek Lisesi mezunuydu ve teneffüslerde, zil çalana kadar iki-üç ve hatta bazen 4-5 beste yaparak çıkar, bir yandan dersini yaparken, diğer taraftan da bestelerini notaya çekerdi... Arif Sami Toker’in adını arkadaşları “Helâ bestecisi” koymuşlardı. Zira dışarıdan da duyulabilecek sesle yaptığı bestelerin mırıldanmasıyla, o anda orada bulunanlar o kadar saygılı davranırlardı ki; “- Bestecinin hayalini kırmayalım” diye seslerini duyurmamaya çalışırlardı. Lise son sınıfında iken beste sayısı 86 idi. Ankara Radyosu’na bu bestelerden 18’ini gönderdiğinden Nuri Halil Poyraz hemen telefona sarılmış ve kendisini Ankara’ya davet ettiğinde aldığı cevap karşısında koltuğundan fırlamıştı: “- Hoca mısın talebe misin?” Ardından da sorusunun cevabını beklemişti: “- Bu besteleri baban mı yapıyor?” “- Hayır, hocam” demiş Arif Sami Toker, “Babam yok, her besteyi ben kendim yaparım, size gönderdiğimin dört katı daha bestem var” deyince Nuri Halil Poyraz gibi bir müzik dehâsı, inanamamış ve sorguya çeker gibi: Sesi de emsalsizdi “- Şu ‘Çerağan’ bestesinin güftesini bana oku bakayım?...” Ve Arif Sami Toker, kafasındaki “Çerağan” bestesinin sözlerini okudu. Poyraz hayran kalmıştı. Arif Sami Toker böyle keşfedilmiş, eğer lisedeki müzik hocasının teşfik ve önerisi olmasa idi belki de daha çok sonraları meydana çıkacaktı Arif Sami Toker. Bugün 600’ü aşkın bestesi olan Arif Sami Toker’in sesi de emsalsizdi ve tam kendi sesiydi, buğulu bir ses tonu onun besteleriyle daha da yüceldi. Radyo ve Konservatuar’dan kendi isteğiyle ayrılmış, ancak geçimini sağlamak, eski eşi Mediha ile ailesini geçindirmek, yeni sesler bulmak amacıyla turneler yapıp amacına ulaşmak çabasına düşmüştü. Aksaray’da bir apartmanın giriş katında dersler verirken, Eminönü Halkevi’nde de hem konserler vermek, hem de yetiştirdiği öğrencilerine imkan tanımak için tam çabalarını harcamaya başlamıştı. Eli bol biriydi Çok temiz ve herkesi kendisi gibi bildiğinden, ayrıca eli de çok bol olduğundan hiçbir zaman cebinde para birikmemiş, turneye çıktığında da konserlerini bağlayan “Öncü”lerin hep kazığını yemiş, aldatılmış, parasız kalmış ve konser bağlantılarını kendi yapmaya başlamıştı. İçkili yerlerde okumayı sevmeyen Arif Sami Toker, son dönemlerde düğün salonlarında sahneye çıkmaya başlamıştı, ikinci kez Radyo ve Konservatuar’a kabul edilen Arif Sami Toker, bu yerlerde istediğini bulamamanın üzüntüsü içinde idi. Ölümü, tarih boyunca yoksulluk içinde olan büyük besteciler gibiydi ve yeni eşine bir servet bırakması gerekirken belki de borç bıraktı. Ozanca ve Arifçe lkücü hareketin gönül sesi Ozan Arif, uzun süredir sessiz. Ancak birileri onun adına destanlar yazıp dağıtmaya devam ediyor. Sevenleri “o da mı” ya da “olamaz” diyedursun, Ozan Arif ilk kez içini bize döktü. Gerek Türkiye’de gerek Avrupa’da basılan bazı gazetelerde “Adil Düzen” isimli destanınız Milliyetçi Hareket’in ve ülkücülerin aleyhine değiştirilmiş şekliyle yayınlandı. Bundan haberdar mısınız? Elbette haberdarım. Bundan haberdar olmayan kaldı mı? Hiç bir şey yalan kadar hızlı değildir. Hiç bir hayvan yalan kadar doğurgan olamaz ve hiç bir şey yalan kadar yayılamaz. Ama altında sizin isminiz var. Sadece altına ismimi yazsalar iyi. Rezil ettikleri destanın adını “Ozan Arif Destanı” koymuşlar. Bunu sadece gazetelerde değil, dergilerde, internet sayfalarında hatta bildiri gibi sokaklarda dağıtmışlar. Adil düzen için yazdığım bu destanın orijinali “Kime Bıraktın” isimli kasetimde var. Bunu herkes biliyor. Değiştirilmiş, daha doğrusu bozulmuş şekliyle kargaların önüne bile koysanız kahkaha ile gülerler. Beni tanıyan zerre kadar âlakam olmadığını anlar. “Beni bilen bilir” Ozan Arif’i bilenler bilir ki, bu saçmalık Ozan Arif’ten sadır olamaz. Ozan Arif, orijinali kendine ait olan destanı neden değiştirsin? Ozan Arif yeni destanlar yazmaktan aciz mi? Ozan Arif’i, Ülkücü Hareket’ten ayrı düşünmek mümkün mü? Sonra bir parça edebiyatla, şiirle ilgisi olanlar, bu değiştirilmiş şeye bakınca; mısra düzeninden, duraklarından, hece vezninden, kafiyesinden, hülâsa her şeyinden, benimle alâkası olmadığını anlar. Hırsızlığın çirkinliği çalınan şeye göre değişmez ki. Ha altın çalmışsın, ha bir destan. Yahu hadi destanı çaldınız, onu anlıyorum; ama insanın ismi de çalınmaz ki? Gönül şunu isterdi: Başta MHP Genel Merkezi olmak üzere, Ülkü Ocakları ve ömrünün en güzel yıllarını hizmetinde geçirdiğim Türk Federasyonu bir basın toplantısı yapsın. Gerekirse ben de bulunayım. Birlikte, bu iftira odaklarının ağzına ot tıkayalım. İşin en kestirme yolu buydu. En azından hareketin haftalık sesi olan Kurultay Gazetesi’nde bu işe açıklık getirilebilirdi. Ama yapmadılar. Neden yapmamış olabilirler ki? Bu sorunun adresi ben değilim. Bırakın böyle bir şey yapmayı, beni en çok kahreden; bu konu açıldığında, bazılarının, bu şiiri benim yazmış olabileceğim yolunda şüphe uyandıracak ifadeler kullanmaları oldu. El bu şiiri değiştirmiş olabilir. Bunlar beni o kadar üzmez. Ama ülkücü görünerek, hatta hasbelkader idare mekanizmasında bulunmayı fırsat bilerek, “Bunu Ozan Arif yazmış olabilir, yazmasa mahkemeye verirdi” gibi ifa deler kullananlar canımı sıktılar. “35 yıldır çabalıyorum” Bu destan meselesinden başka konular da mı var? Var tabii. Bunlara girmek istemezdim ama, yeri geldi söyleyeyim: Ben 35 yıldır ülkücü hareketin sahnesindeyim. Hatta her yerindeyim. Bir kişi çıkıp da yüzüme karşı; Ozan Arif, para pul yüzünden bizim gecemize gelmedi, bizimle pazarlık yaptı, diyemez. Ama arkamdan; milyarlar almadan sahneye çıkmazmışım, içki içmeden çalıp söylemezmişim, sarhoş gezermişim, kumar oynarmışım, kızım Frankfurt’ta mini etekle gezermiş diyorlar. Halbuki, benim sadece bir oğlum var. Ozan Arif’i ülkücü hareketten uzaklaştırmak, hangi MHP’linin işine yarar ki? Yarar kardeşim, yarar. Hayatında bir tek gönül kazanmayı becerememiş insanlar, kazanılmış gönülleri kaybetmekte çok mahirdirler. İşte, bunların işine yarar. Dava adamı olanın değil, hesap adamı olanın işine yarar. Hesaplarının önünde kim engelse, ona çamur atarlar. Bırakın beni, bu güruh zamanında rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’e bile ne iftiralar attı. Yani öyle bir zamandayız ki, dünyada içine lağım suyu karışmamış deniz yok. Bizim deniz de bundan payını almış. Ama denizlerin bir özelliği vardır. Zamanla pisliği kenara atarlar. Demek burada bir taşla iki kuş vurmak istiyorlar. Hem destanı MHP’nin aleyhine çevirmişler, hem de sizi MHP’den ve ülkücü hareketten ayrılmış gibi gösteriyorlar. Tam dediğiniz gibi. Ama buna kim inanır? Bırakın onları, ben kendim çıksam “artık ülkücü değilim, MHP’den ayrıldım” desem, ülkücüler yine inanmaz. Sonra, ömrümü adadığım ülkücü hareketten ve MHP’den niye ayrılayım? Benim kitabımda davayı terk etmek yok. Zaten hayatım boyunca davasını terkedenlerle uğraştım. Yeri geldi mi Allah’ın kulundan lafımı esirgemem. Lakin içine üç-beş çakal girmiş diye orman yakacak kadar da dangalak değilim. Sahneye çıkmayacak mısınız? Sahneyi boşverin. Yarına çıkacak mıyız bakalım? Allah uzun ömür versin, ama ortalıkta görülmemeniz sevenlerinizi üzüyor. Biz bunu gazetemize ulaşan isteklerden biliyoruz. Halbuki sevinenler de, kına yakanlar da var. Ama üzülenler şunu iyi bilsin: Beni kimse onlardan ayıramaz. Allah’ın izniyle yine kervanımız yola çıkar. Ve onlarla kavuşur, dertleşiriz. Ancak, sadakatin kıyım, ihanetin prim gördüğü dönemlerde Ozan Arif’in köşesinde oturmasını kimse çok görmesin. “Hayat boyunca çalıştık” Ozan Arif köşesinde oturur mu? Çalışıyoruz tabii. Önce rızkımızı temin ettiğimiz bir terzi dükkanımız var. Hanımla beraber uğraşıp duruyoruz. Kaldı ki 12 Eylül belâsından kurtulmuş değilim. Mahkemelerle uğraşıp duruyorum. Nasıl bitecek bilmiyorum. Biz misyonunuzla ilgili çalışmaları öğrenmek istiyoruz? Şu günlerde ikinci bir şiir kitabı hazırlıyorum. Ayrıca Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde benimle ilgili bir tez çalışması var. Onlara yardımcı oluyorum. Son olarak, sizi bu satırlardan okuyacak olan gönüldaşlarınıza diyecekleriniz nelerdir? Bir kere, Türkiye Gazetesi’ne çok teşekkür ediyorum. Beni hiçbir zaman yalnız bırakmadığınız gibi hakkımda yapılan çirkin kampanyaya karşı da yanımda oldunuz. Size olan borcumu nasıl öderim bilemiyorum? Ülküdaşlarıma gelince; onlara söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Şimdi susuyorum. Onlar da iyi bilir ki, susmamın sebebi, aldığım ülkücü terbiyenin gereğidir. Fakat şu kadarını söyleyeyim: Biz tertemiz bir sevdanın mensuplarıyız. Haklı bir davanın, yüce bir ülkünün neferleriyiz. Birbirimize sahip çıkmalıyız. Kimse fare yüzünden samanlık yakmaya kalkmasın. Bu günlere kolay gelmedik. İnanıyorum ki gelecekte her şey daha güzel olacak. Ben yine yazıyorum, çiziyorum, saz çalıp türkü söylüyorum. Hâlâ, “Ölmez bu hareket/Ölmez bu dava” diyorum. Allah’a emanet olun! Ve Ozan Arif sazını eline alıyor bir iki tıngırdatıp sesine hüzünlü bir ton oturtuyor. Bir Kerkük türküsü mırıldanıp özeti “ozanca” yapıyor. “Geçti bizden, Zevk-i sefa geçti bizden, Mertler için köprü olduk, Namertler de geçti bizden.”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT