BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Yapman gerekeni yap!”

“Yapman gerekeni yap!”

Selim, doktordan ayrıldıktan sonra Bakırköy sahilleri boyunca dolaştı saatlerce. Canı eve gitmek istemiyordu. Esin’le karşılaşınca hissettiklerini yaşayamamak kahrediyordu onu.



Selim, doktordan ayrıldıktan sonra Bakırköy sahilleri boyunca dolaştı saatlerce. Canı eve gitmek istemiyordu. Esin’le karşılaşınca hissettiklerini yaşayamamak kahrediyordu onu. Rol yapmak zorunda kalıyor, bir şey belli etmemeye çabalayarak zorlanıyordu. Hele çok sevdiği karısının kendisine sevgiyle bakışını görmek, onunla ne kadar mutlu olduğunu anlatışını dinlemek öldürüyordu. Yüreğini söküp kopartıyorlarmış gibi geliyordu. İçi acıyor, canı yanıyordu. Öylesine kendinden geçmişti ki saatlerin akıp gittiğini, havanın karardığını fark etmemişti bile. Kahveci Nazif’le karşılaşmasaydı daha uzun bir süre de farkında olmayacaktı. Nazif onu görünce karşı kaldırımdan bağırdı tok sesiyle: - Hey, aslanım, Selim! Hoop... İrkildi Selim. Şaşkın bir şekilde etrafına baktı. Tiz bir ıslık sesi duyup karşıya baktı. Nazif elini sallıyordu. Hemen onun olduğu kaldırıma geçti. - Ne bu yahu? Dalmış gidiyorsun, uyuyor musun yoksa? Ne işin var bu saatte, iş mi buldun, çalışmaktan mı geliyorsun? Bu kadar peş peşe sorulan sorular karşısında durakladı genç adam. Başını iki yana salladı: - Yok ağabey, öylesine dolaşıyordum... - Ya karın, karın nerede, evde değil mi yoksa? Omuzlarını kaldırdı Selim: - Yok ağabey, nerede olacak evde. Nazif’in kaşları çatıldı. Sesinin tonu değişti: - O zaman senin ne işin var sokaklarda? Yürü evine... Kaçıyorsun değil mi? Kaçacağına kır gururunu, karını kurtarmak için yapman gerekeni yap. Gözünün önünde ölüyor, sen sokakta dolaşıp kendinle hesaplaşıyorsun. Olmadı bu Selim bey... Hiç olmadı. Bu dünyada her şey biz kullar için. Mücadele edeceksin namusunla. Selim önüne baktı. Yutkundu: - Yok ağabey, dalmışım, vaktin nasıl geçtiğini anlamamışım ki... - Anla... Yürü evine. - Peki ağabey.. İyi geceler... Ağır ve suçlu adımlarla uzaklaştı. Tam o sırada Nazif tekrar seslendi ardından: - Dur bakalım, paran var mı? Başını kaldırdı genç adam. Ela gözlerinden bir bulut geçti. Tok bir sesle başını salladı: - Var ağabey, sağ ol! Cevap beklemeden yürüyüp uzaklaştı. Artık bu kadarı ağır geliyordu. Sanki başkalarına sırtını dayamış gibi düşünüyordu kendini. Çaresizlik, imkansızlık ve çözümsüzlük... Zayıflamış, belki Esin’den daha fazla çökmüştü. Adımlarını hızlandırıp evinin yolunu tuttu. Odanın ışığını gördüğü zaman içinin burkulduğunu hissetti. Kızdı kendi kendine: - Aptal Selim... Günah değil mi bu kıza. Akşama kadar bir başına evin içinde, bir de sen yalnız bırak, daha beter olsun. Bencil... Anahtarını çıkartıp kapıyı açtı. Mutfağın kırk mumluk tek lambası da yanıyordu. Başını uzattı. İki gözlü ocakta iki tencere vardı. Sonra odanın kapısını açtı. Ortadaki eski, bacağı kırık tahta masada mükellef bir sofra hazırlanmıştı. Mis gibi salçalı et ve et suyuna çorba kokuyordu ortalık. Şaşkınlıkla baktı. Esin kanepeye uzanmıştı. Onu görünce keyifli bir şekilde kalktı: - Hoş geldin hayatım. Bak, yemeklerimiz hazır.... - Bunlar... bunlar nereden çıktı, nasıl aldın bunları, dışarı mı çıktın yoksa? Esin gözlerini kırpıştırdı. Yere baktı utanmış, gücenmiş gibi: - Kızmayacağına söz ver! Güler ablam geldi bu gün. Beni görmeye gelmiş, gizlice.... DEVAMI YARIN
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 86072
    % 1.74
  • 6.0742
    % -0.37
  • 6.8075
    % -0.15
  • 7.7293
    % 0.17
  • 251.383
    % -0.09
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT