BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Sevgili Gençler,Kendi ailemizin olduğu kadar; küresel dünyanın ve kendi ulusumuzun da birer parçasıyız, sizler, bizler, hepimiz... Yönümüzü tayin ederken; doğu, batı, kuzey, güney diye dört yöne sahip oluruz. İstesek de istemesek de bu böyledir.



Bir annenin gençlere seslenişi Sevgili Gençler,Kendi ailemizin olduğu kadar; küresel dünyanın ve kendi ulusumuzun da birer parçasıyız, sizler, bizler, hepimiz... Yönümüzü tayin ederken; doğu, batı, kuzey, güney diye dört yöne sahip oluruz. İstesek de istemesek de bu böyledir. Bu bütünlüğü bozamayız. Burada insan hayatının asıl niteliğini örneklendiren bir oyun geldi aklıma: saklambaç oyunu. Bir kişiyi ele alalım: sağımız, solumuz, önümüz, arkamız diye yönümüzü belirleriz. Tıpkı saklambaç oyununda olduğu gibi. Hani biri ebe olurdu, bir kaç tane de saklanan. Ebe gözlerini kapatıp saymaya başlar: “bir, iki, üç... sağım, solum, önüm, arkam sobe, saklanmayan ebe” diye. Saklambaç oyunları ve sobe aslında hayat dediğimiz ömür oyununun iyi niyetli ilk denemesinden başka bir şey değildir. Yaşamak birkaç oyun sahnesinden ibarettir. İlk akşamın ılık rüzgârı da iştirak eder bu hayat oyununda, herkes kendi yerini alır. Çok uzun geçen bir günün; bir ömre benzeyen akşam sularında, karanlık öncesi son dakikaların hattâ saniyelerin bile özgürce hakkını vererek, isteyerek, severek, doyumsuz güzellikleriyle bezenmiş hayâl bahçelerimiz... Açlığa, yorgunluğa, her türlü sıkıntıya aldırış etmeden geçen ömür. Alabildiğince uçarı, yeleleri rüzgârdan kanatlı, sonsuz maviliklere yelken açan umut sandallarımız vardı, küreksiz ve kaptansız ilerleyen, umut yüklü gemilerimiz inancımızda saklı. Bizler, kökümüzün üzerinde sağlam basan, bastığı yerleri titreten, vatan için canını veren, Anadolu’nun yılmaz yiğitleriyiz, bekçileriyiz. Gözümüz, gönlümüzle, geçici ömrümüzde bu nöbet hep devam edecektir. İnsanın içinde o kadar çok kördüğümle dolu binlerce kilitli kapıdan oluşan yapı var ki, hem cenneti taşır içinde hem de cehennemi; hem özgürlüğü taşır, hem tutsaklığı sever... Sever, sevgisinin tutsağı olur, hareketleriyle özgür fakat sevgisine tutsaktır. Küçücük yumruk kadar kalbi var, cihanlara sığmayacak kadar büyür, can kafesi dar gelir. Hakka sığınır. İnsan denilen varlık böylesine kutsal, hassas ve güzel yaratılmıştır. Bu da bizlere ilâhi bir lütûftur. Biraz durup düşünelim. Neyi paylaşamıyoruz, bu cennet vatanımızda. Neye, kime dar geliyor gök kubbemiz. Bizler, neden insanlara önyargıyla yaklaşıyoruz, neden kalpleri ve gönülleri yıkıyoruz? Oysa her kırılan kalp, birer gönül kabesidir. Kulak verelim gönül sesimize. Bak ne diyor derinlerden gelen ses, bak ne diyor: yayladaki çoban koyunlarını kaval sesinde otlatırken ve yine kaval sesinde, bin sır dolu üfleyişinde su başında toplarken; gönül sesime kulak ver: bak ne diyor, hayatta hiç oyuncak nedir bilmeyen, sadece çamurdan körpe hayallerini süsleyen yürekli Anadolu’m gibi temiz ve saf minik yavrular; gözleri bir ceylan kadar güzel, gönülleri derya kadar engin, elindeki kuru ekmeği sevgisine katık ederek seninle paylaşan, senin acılarına, seninle ağlaşan, senin gibi... ve sana gönül evini açan, hiçbir karşılık beklemeyen,memleketimin kokusu burcu burcu kavalından dökülen, deli bir yürekle seven,sevdalı Anadolu’m, sevda yolu Anadolu’m ve Anadolu’mun insanı bağrı yanık, gönlü yanık; sevgisiyle sunar insana yaylada serin ayranı hiçbir karşılık beklemeden sadece tanrı misafiri diye evini, gönlünü açar konuklarına, bir sebil gibi arı duru, gözündeki süruru... Dağlar kadar mağrur, dağlar kadar dert dolu olsa da, gözleri dolu dolu sadece sevgidir, sevgidir onun yolu. Doldur ana ellerin dert görmesin, ak pürçekli ak saçlı, kırışık yanık alınlı, yüreğinden süzülen sevdalarla, yamalı urbalı yiğit ana. İşte Anadolu gerçeği. Kendi fakir gönlü zengin Anadolu... Yüzü güleç, ya anadır ya bacı, dili yanık türküler çağırır acı acı ... Ya şehit anası, ya da bacısı. Yurdu uğruna şehit düşmüş ya bir baba, ya bir dede, hoca, hacı... Mertlik harcı, bayraktaki rengin harcı, özgürlüğümün ilacı, hepsinin tek bir adı var; Anadolu. Anadolu’m... Selâm ve sevgiler, umut ağacınızın dalları olsun... * Nihayet Ağçay/ İstanbul Bu milletin gençliği Daha goncaları hiç açmadan İçmeden daha bir yudum Sofradaki hayat şerbetinden Kayboldu onca tebessüm Köklerinde kan Kurudu ışığa hasret Kurudu, soldu gurbetinden Ormanlar dolusu güzide fidan.. Cıvıl cıvıldı bir seda ki can feda.. Duymadılar! Bir bakış, bir endam, bir enfusi alem ki can feda.. Görmediler! Sabah nefesi.. pir-ü pak rayiha ki Hiç koklanmamış! Yasını tutmak düştü bize.. Nisyânın bu hırsızlığına, arsız, kapkara Ak sezgili isyanımız intikam düştü Ne ilk ne son Bu limanda da bize Gemileri yakmak düştü.. Gömdüler.. diri diri Koynunda ebediyet sızısıyla Gömdüler.. yavaş yavaş Sessizden.. Bir mahpesteyiz kâinatla dolu Kâinatta şimdi yeni baştan Yaşam sırrının sonsuz çeşidi Çırpınmaz mı yaradanı için Şu mübarek insan ruhu Ruha gönül ikramı çeşnisi Sevmek.. sevilmek, keşfetmek yeni baştan * Halis Tamkoç Netice Yorulduğum yerde durdum, Dönüp baktım, en baştayım. Ömrümü hesaba vurdum, Bir de baktım, ilk yaştayım. Sevdim, seveni buldum, Ömür boyu mutlu oldum, Hep sevgiyle, aşkla doldum, Uyandım ki, bir düşteyim... Bilmiyorum nedir zorum, Neye çare arıyorum, Hep cevapsız kaldı sorum, Ben ne ile yarıştayım?... Anlatamam neyin nesi, Bu feryadın çıkmaz sesi, Çok zor ama söylemesi, Ben kendimle savaştayım. Duyurmadan hiç kimseye, Veda edip her bir şeye, Neticede Selim diye, Kabristanda bir taştayım... *Selim Tulgar/ İstanbul Gönül Bin ümitle el ederiz, Hep görür de gelmez gönül Her görene güller atar, Bize bir kez gülmez gönül Cefayı yükler canlara, Vefa nedir bilmez gönül Gözümüzden söker yaşı, Bir defa da silmez gönül Taşa, kuma değer verir, Som altından almaz gönül Dağ başında mekan tutar, Saraylarda kalmaz gönül Yürekleri açtık ona, Dal deriz de dalmaz gönül Irmak olup gönlümüze Çağıl çağıl dolmaz gönül Bin ümitle el ederiz, Hep görür de gelmez gönül Her gelene güller atar, Bize bir kez gülmez gönül * Durdu ŞAHİN-ÇORUM En değerli varlığım Ninniledim bebeğimi uyuttum Nice zahmet ile onu büyüttüm Öğütlerle harmanladım eğittim Vardı gitti bir davada vuruldu Hasta olsa sabahlardım başında Sinek bile uçurtmazdım kaşında Çiçeği burnunda yirmi yaşında Vardı gitti bir davada vuruldu Dünyaları vermezdim bir telini Tutamadı sevdiğinin elini Hayal kurmuş idim telli gelini Vardı gitti bir davada vuruldu Uğruna diyar-ı gurbet gezdiğim Gözümden gözüme inanmadığım İlhami der en değerli varlığım Vardı gitti bir davada vuruldu. * İlhami Arslantaş/ İstanbul Âşığa sor Aşk yakışmaz bana bu zamanda sevdiğim Ellerini tutamam kırılır ellerim Sert sulara değer başım yaslı figânda Çıplak ayaklarım sana gelemez şimdi Aşk yakışmaz bana bu zamanda sevdiğim Aşkı bilinmeyen makamların Bestekârlarına sor Polisiye bir romandan arta kalan Yerde pıhtılaşmış kan izine, Sessiz feryat ile yavrularına Ekmek kırıntısı toplayan Eşini kaybetmiş kumruya sor Aşkı bana değil sevdiğim Yanı taylı kısraklara, Bakire gecenin yüzüne Topal süngünün sesine sor... Aşk bana göre değil sevdiğim Modern zamanlarda... Şimdilerde aşklar, Yüreklerin semaya hicreti değil, Sahte birer gönül esintisi Bugün olan yarın görülmeyen, Aşkı, aşkın usta oğluna, Beyaz tüle sarılı hayata sor... Asi gönüllere değil... Çünkü onlara sorulan Çaylak haberci soruları Asparagas cevaplar verir Bense gelenek müdafacısı garip Modern aşkın nihilisti Bana muhalif bir memat... Gözlerim buğulanır, Artık sesim çıkmaz... Sen iyisi mi aşkı ‘AŞIK’a sor... İyisi mi aşkı sevdiğim ‘AŞIK’ a sor... * Süha KIVANÇ / İSTANBUL Sevdalar Yolver hele yüreğim Kapını zorlayan sevdalara Açıl ruhunla beraber Denizlere, deryalara... Git, yıllar yılı Yolunu gözleyen Leyla’ya Kâfî değilse gönülden sevgisi Koş, Yunus’tan Mevlana’ya Açılsın taptaze Binbir renkli sevdalar, Göreceksin hepsi bir yolda Leylâlar Mevlanalar... Tüm sevdalarda yalan değil; İnce ayarlı gerçek saklı Sevdaların yolu bir ki Her birinde Hakk saklı... * Yılmaz Gül
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT