BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Evet, burası Türkiye...

Evet, burası Türkiye...

Bu anekdot, yıllarını bu devlete hizmetle geçiren, çeşitli yüksek kademelerde idareci ve yönetici olarak görev yapan sonra da birinci dereceden hem de teknik eleman olarak emekli olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Mühendisi’nin emekli olduktan sonra, yaşama mücadelesinde, kendi müşahedeleriyle, Türkiye’deki hayalle gerçek arasındaki farkı ortaya koyan ibret belgesidir.



İsterdim ki değerli okuyucular, bu anekdotu tüm ekonomi uzmanları, tüm milletin vekilleri, tüm bakanlarımız, başbakanımız ve hatta Sayın Cumhurbaşkanımız okusunlar. Çünkü bu anekdot, yıllarını bu devlete hizmetle geçiren, çeşitli yüksek kademelerde idareci ve yönetici olarak görev yapan sonra da birinci dereceden hem de teknik eleman olarak emekli olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Mühendisi’nin emekli olduktan sonra, yaşama mücadelesinde, bizzat kendi müşahedeleriyle, Türkiye’deki hayalle gerçek arasındaki farkı ortaya koyan ibret belgesidir. Orman Yüksek Mühendisi Kenan Ünaldı’yı dinliyoruz: “Görmüş geçirmiş tecrübeli bir yetkili ağız şöyle söylüyor: Kağıt üzerindeki Türkiye ile vatandaşın yaşadığı durumu çok farklı. Kağıt üzerinde her şey yolunda görünebilir... Gerçek durum ise hiç de öyle değil!” Sizlere objektif olmaya sadakat göstererek aktaracağım bir bardak çayın hikayesi, sanırım yukarıdaki söylenen sözün somut bir belgesidir.” Boğaz içre mahallemiz çok şükür iki Boğaz köprüsünü de görüyor. Denizden nasibimizi alacak kadar 200-300 metrelik bir de sahil şeridimiz var. Gel gör ki burası da kebapçı, balıkçı, cafe, restoranlarla kaplıdır. Öylesine ki ta yolların trotuvarına kadar, bunların masa-sandalyeleri yayılır. Birgün aldım elime kalemi! Sayın Belediye Başkanımıza yazdım: “-Sayın başkanım, biliyoruz ki başkansın. Ama eğer gerçekten yiğit isen şu sahilde satıcıların haricinde, halka da 5-6 banklık bir yer ayır.” “Başkanımız yiğit çıktı. Allah kendisinden razı olsun, şimdi ayağımızı suya değdire değdire parasız pulsuz, halka tahsis edilen banklarda oturuyoruz. Başkanımızın bu hareketi İnşallah diğer belediyelere de güzel bir örnek olur. Sözünü ettiğim cafelerden birkaç tanesi bu yıl açıldı. Geçenlerde “hayırlı uğurlu olsun” demek için bunlardan birisine uğradım. Bir bardak çaylarını içtim. Dükkan yirmi metre karelik daracık bir yer... İçeriye iki masa, dışarıya beş altı masa koymuşlar... Hepsi de verzalit denilen lüks şeyler. Ancak birşey dikkatimi çekti. Bu kalabalık yerde ne çok hizmlet elemanı vardı. Bir müddet sonra kalkmak üzere “Borcum ne?” deyince “Yarım milyon” dediler. Bakışımın tuhaflığını sezince de bunlardan birisi karşıma oturdu ve açıklama getirdi: “-Bak amca, biz varımızı yoğumuzu buraya döktük. Görüyorsun her taraf pırıl pırıl... Şu gördüğün 5-6 kişi de buradan ekmek yiyecek. Bu durumda biz çayı, imkanı var mı 150-200 bin liradan verelim?” “-Bak evladım, ben Devlet’in birinci derece dördüncü kademeden hem de teknik eleman emeklisiyim. Kusura bakmayın ama ben, denizden nasibimi alayım diye, bir bardak çaya yarım milyon vermek için, ikinci kez dükkanınıza ayak atamam!” Aldığım cevap çok enteresandı: “Amca, zaten bizim bir bardak çaya yarım milyon lira veremeyeceklerden bir beklentimiz de yok, bir beklediğimiz şey de yok...” Böyle diyen sadece bu cafe değil ki... Birkaç yerde şubesi bulunan meşhur kokoreççi kardeşler de “Bizim dükkanımıza, aylık geliri 300 milyondan aşağı olanlar gelmesin” diyorlar. Kahvehaneler, “Cafe” olduktan sonra kapılarına şimdi bir de levha astılar: “Dışarıdan yiyecek getirmek yasaktır” Yani bir orta direk mensubu eline simidini alıp buralara da giremiyor artık! Bir Devlet kuruluşu olan polisevleri de şimdi çay bahçelerini müteahhit işletmesine terk ettiler. Müteahhidin ilk işi, örtüleri ve kılıfları pahalı soyundan değiştirmek ve “kendin hizmet et kendin ye” usulüyle, eskiden 300 bin liradan verilen kolayı 500 bin liraya çıkarmak olmuştur. Yani verebilen sağlar bizimdir dercesine... Görülüyor ve anlaşılıyor ki; “Daha çok kazanç” hırsıyla dönen ekonomik dolap, enflasyonun hırpalayıp durduğu sabit dar gelirliyi alenen defterden silip atmış bulunuyor. Öte yandan bir bardak çayın hizmetine memur beyaz gömlekli kalabalığının işaret ettiği diğer husus ise “işsizlik sorunu”dur. Belki de karın tokluğuna çalıştırılan bir bardak çay hizmetlileri, şayet kendilerine uygun iş kolları bulabilmiş olsalardı bu daracık yere esir olurlar mıydı? Peki orta direksiz bu sosyal hayat tümüyle nasıl mutlu olacak?! Bir orta direk mensubu, bir kokoreççiye, bir bardak çay içmek için bir cafeye giremiyorsa, demek oluyor ki gerçekten “Kağıt üzerindeki Türkiye ile vatandaşın durumu farklı”dır. Yazımı, orta direğin defterlerden silinmesini hüzünlü hüzünlü seyreden bir değerli yazarımızın şu sözleriyle kapatıyorum: “Bir çınar ağacının dallarını tek tek keser gibiyiz! Ama ağaç bir gün kuruyacak!”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT