BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İstanbul kurtulur mu?

İstanbul kurtulur mu?

Çocukluğum Anadolu’nun en küçük ve fakir bir ilçesinde geçti. Babamın belli bir mesleği yoktu. Cesur bir müteşebbis idi. Ama sermayesi yoktu. Ne işler yapmadı ki...



Çocukluğum Anadolu’nun en küçük ve fakir bir ilçesinde geçti. Babamın belli bir mesleği yoktu. Cesur bir müteşebbis idi. Ama sermayesi yoktu. Ne işler yapmadı ki... Bunlardan bir tanesi de eskiden Kıraathane denilen şimdi adı Kahvehane olarak bilinen bir yer açtı. Sene 1948. Birçok ihtiyaç maddesi devlet kontrolünde dağıtılıyor, idare ile iyi geçinenler bu maddeleri rahat temin edebiliyordu. İdarecilerle iyi geçinemeyenler ise pek zorlanırdı. Rahmetli babam ikinci gruptandı. O kimselere menfaat sağlamamakta direniyordu. Bir Belediye Başkanı vardı. Adı İsmail efendi. Ama ne azametli idi. İlçede bir dediğini kim ikileyebilirdi? Babam zabıtalara bazı hususlarda peki demiyordu. Belediye başkanı, kahvehanemize bir kötülük yapmalı idi. Sonunda yaptı. Geceleri aydınlanma, evlerde gaz lambası, bezir çırası ile olurdu. Gece açık tek işyeri, o devirdeki Anadolu Üniversitesi olan Kahvehaneler idi. Kahvehanelerde pompalı lüks lambaları yakılırdı. Yakacağı ise gazyağı. Gazyağı dağıtımı Belediye reisinin elinde idi. Bizim dükkanımıza ise verilmiyordu. Babam hakkı olmadan gazyağı alanlardan karaborsa gazyağı alıyordu. Benim yaşımda olanlar hatırlarlar. Develi (Camel) tenekelerle satılan gazyağı pek pahalı idi. Bir de karaborsadan olunca, bütün kazancımızı alıp götürüyordu. Rahmetli ağabeyim ve yedi yaşında ilkokul öğrencisi ben gece onikilere kadar çalışıyoruz ama kazancımız yok gibi. Böyle olan sadece gazyağı değil ki. Ekmek vesikalı, basma, kefenbezi, tuz, kibrit daha neler neler kontrollü satışta idi. Hatta tarlanızdan elde edeceğiniz buğday bile, devletçe yeşilken yazılarak kontrolde idi. Hey gidi günler hey. Şimdi bakıyorum da, devletin bazı hususlarda alacağı bir karara vay devletçilik hortladı diye feryat ediyorlar. O hortladı denilen devletçiliği ben çocuk yaşta yaşadım. O manadaki devletçilik ülkenin imkanlarını belli bir kesime çevirmek ve akıtmak demektir. Cenab-ı Hak bir daha göstermesin. Çocukluğumu kahvede yaşamamdan mıdır bilmem, şimdi kahvehanelere gidemem. Sıkılırım, başım döner ve hatta havasından bunalırım. Parkları severim. Geçenlerde seçim pankartları olmayan bir semtin parkında oturuyordum. Kılık kıyafeti düzgün birisi ile selamlaştık. Derken iş ahbaplığa döndü. Gündem seçimler. Muhatabım pek konuşkan. Doğru şeyler söylüyor. Dinledim. Park arkadaşım diyor ki: “Bak arkadaş, şu İstanbul dünyada tek derler ama ne de tek? Dünyada en zengin tarihi eserler burada. Ama bakan kim. Ben seçildiğim takdirde bunları asıl kimliğine kavuştaracağım.” Yavaşça “mesela neler” dedim. Vay efendim sen misin soran? Buyurun müstakbel Belediye Başkanımızı dinleyin: 1-Sokaklara aklına gelen kazma vuramayacak. Bir sokağa asfalt döküldüğünde, bir hafta süre ile oraya kazı yapılmama garantisi veriyorum. Ben yavaşça, “yani bugün böyle değil mi” diyecek oldum. Parladı! Göster bir hafta kazma ile tırmalanmamış bir sokak, ne istersen alayım dedi. 2-Cami ve kiliselerin, havraların burnunun dibinde, her türlü meyhane ve eğlence yerlerinin ruhsatını iptal edeceğim. Kardeşim Men’i Müskirat kanunu halen yürürlüktedir. Hani elli metrelik dokunulmazlık? 3-İstanbul’un yarıdan çoğu vakıf binası ve arazisi. Hani nerede? Bütün işgale uğramış vakıf arazilerini tek tek meydana çıkarıp, sahibi olan Vakıflara teslim edeceğim. 4-Hurdacı ve yıkıcılar tarafından kullanılan cami yerlerini tesbit edip yerlerine cami yapılmasına fırsat hazırlayacağım. Bazı kilise mütevellilerince çeşitli maksatlar için, kaçak kiraya verilen kilise, havra arazilerini de özel menfaate alet olmaktan kurtaracağım. 5-Yapılış maksadının dışında kullanılan cami, sebil gibi yerleri temizleyeceğim. Mesela cami avlusu nargile bahçesi, sebil ayakkabıcı mağazası. Bunları yaşatmam arkadaş. 6-Karaağaç ve Yedikule Gazhanelerini gece gündüz demeden hemen yıkıp; halkın piknik yeri olarak istifadesine açacağım. Haliç’in kıyısındaki Silahtar Elektrik Fabrikası’nı bir haftada yerinden söküp, onu da park yapacağım. Böylece İstanbullu yakın piknik yerleri bularak, uzaklara gitmez ve orman yangınları bile önlenir. 7-Hamidiye, Kayışdağı, Halkalı, Beylik ve Çubuklu sularını ecdat yadigarı çeşmelerden akıtacağım. Binlerce çeşme, ama ancak birkaçında su var o da Terkos. 8-Şehir planına aykırı yapıları tek tek tespit edip, gereken kanuni işlemleri başlatacağım. İnsanların rahat ve huzurunu harcayanlarla savaşım var. 9-İstanbul’da kişi başına düşen günlük su miktarını hiç olmazsa bundan yüz sene önceki miktara ulaştıracağım. 10-Her ne olursa olsun, kaldırım işgalini kesin önlerim. Meyhanelerden alınacak üç kuruş işgaliye uğruna, haksız rekabete vasıta olamam. Yani hiç olmazsa bundan yüz sene öncesinin İstanbul’unun, rahat ve huzurunu vatandaşıma söz veriyorum. Yavaşça sordum: “Neden yüz sene öncesi de iki yüz, üç yüz sene öncesi değil?” -Aaah ah. Ben istemez miyim. Ama onu sağlamaya hayal ettiğim bütçe de yetmez, deyiverdi. Sevmiştim bu gecekondu park arkadaşımı. Ağzından bal akıyordu. Üç gün sonrası seçiminde mutlaka buna oy vermeli idim. Tarihi kurtarmak istiyordu. Söyledikleri, dava adamları için hiç de olmayacak şeyler değildi. Ya tutarsa... Sordum kızdırmadan: “Beyefendi, bu kadar ilginizden anladım ki seçimlerde adaysınız. Hangi parti acaba. Sizin gibi birini canı gönülden desteklemek isterdim.” Döndü, yüzüme baktı. Ne adayı beyefendi. Benim partim daha kurulmadı bile! Eyvah, ümitlerim yine döndü gazele... Yapılacak seçimlerin milletimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT