BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog şart

Diyalog şart

Selahaddin Yaşar önce hikâye ve tiyatroyla başladı edebiyat hayatına. Bir ara biyografilere ağırlık verdi. Ama daha sonra denemeye ve romana yöneldi ve bu alanlara yerleşti.



Selahaddin Yaşar önce hikâye ve tiyatroyla başladı edebiyat hayatına. Bir ara biyografilere ağırlık verdi. Ama daha sonra denemeye ve romana yöneldi ve bu alanlara yerleşti. İstanbul’u gezerek anlattığı “Adım Adım İstanbul” isimli eseri büyük ilgi gördü. Edebiyatın değişik türlerinde yazan Yaşar’la, deneme, roman ve Türkiye’de uzlaşma kültürü üzerinde konuştuk. Denemeyi denediniz ve bırakmadınız. Bugün neredeyse en gözde edebiyat türü. Nedir denemeyi bu kadar cazip kılan? YAŞAR: Deneme biraz da insanın yazarken de okurken de kendisini bulduğu bir tür. Çünkü her insan okurken veya yazarken gerçekle ideali içiçe düşünür. Olan olması gerekene doğru gider. His, kâh nesirde kâh şiirde, kâh gönül, kâh akıl akışında devam eder. Bunların hepsi ayrı ayrı türlerde tek başlarına başarılı incelenebilir ve işlenebilirler. Fakat deneme bunları harmanladığı için yazar ağır bir dille, olgunlaşmış bir üslupla kendisini bu türde en iyi ifade ettiğini düşünerek yazmaya çalışır. Okuyucu da pek çok türde öz olarak alabileceği hayat gerçeğini, hayâl zenginliğini ve sanat tezyinatını denemede bir ölçüde bulur. İlginin artması bundandır zannediyorum. Sanata ilgi Sanat ve roman anlayışınızda değişmeyen çizgiler nelerdir? YAŞAR: Sanata ilgim, Allah’ın sâni ismini tanıma çabasından doğar. Her insanın sanattar olduğunu fakat sanatkâr olmadığını düşünüyorum. İnsanlar, zaten sanattar oldukları ölçüde sanatkâr olamazlar. Ancak sanattarlıklarını tanıyarak sanatkârlığa adım atarlar. Ben de çocukluk yıllarımdan bahsettiğim gibi çevreyi, tefekkürü ve temaşâyı hayâl derinliğinde yaptığım için sanata ilgim sanatkâr varlıkları tanıdığım ölçüde arttı. Sonunda bu ilginin sanatkâr olmak noktasına geldiğimizde kemâle ereceğini düşünerek sanat dallarının herhangi birine ilgi duymaya çalıştım. Fıtratıma en uygun sanat dalı roman olduğu için edebî çalışmalarımın ağırlığını roman ve hikâyeye çevirdim. Son romanınız “Serencâm”da bir fikir hareketini anlatıyorsunuz. Düşünce akımları ve fikir hareketlerinin romanı yazılmalı mı? YAŞAR: Fikir ve düşünce zamanı aşmanın yegane malzemesidir. Fert için de öyledir. Varlığını insanlar üzerine ikame etmeye çalışan gruplar için de. Kendisini sanatkâr olarak veya varlığını fikir olarak yaşatmak isteyenler bu malzemeyi sanat tezyinatıyla süsleyerek kullanabildikleri ölçüde geleceğe taşırlar. Bunu yaparken çeşitli safhalardan geçerler. Her bir safhayı bir hamle ve merhale gibi düşünürsek kişilerin serencâmı kadar fikir hareketlerinin serencâmı da gelecek kuşaklar için ibret ve ders levhalarıyla doludur. Bir insan kendi dünyasını buna benzer ne kadar çok levha ile tezyin edebilirse o kadar kendini ve çevresini aşmış cemiyeti hazmetmiş ve geleceğe el olmasa bile isim uzatmış olur. Bunun için atlama tahtası yazarların sanat merhaleleri fikir akımlarının hamleleridir. Hepsi bilinmelidir. Serencâm bu maceranın mahsulüdür. Edebiyatta ideolojik ayırım hakkında ne düşünüyorsunuz? YAŞAR: Sorunuzun muhtevası Türkiye’ye veya Türkiye şartlarında devlet millet insicamını sağlayamayan topluluklara has bir handikaptır zannediyorum. Çünkü eğer insanlar birbirlerini hazmetme noktasına gelebilirlerse birbirlerini tanıyabilirlerse birbirlerini daha çok seveceklerdir. Bu muhabbet insanlık sevgisiyle de olsa kişileri birbirine yaklaştıracaktır. Türkiye’de bu çatışmaların, varlıklarını başkalarına anlatma değil zorla da olsa kabul ettirme zaafından doğduğuna inanıyorum. Çatışma merhale katettirmez. Fikir teatisi çatışmanın yerine geçtiği zaman bizim insanımız da birbirini tanıyacak, sevecek ve kültür yönünden kalkınmış ülkeler gibi birbirini hazmeden noktaya gelecektir. Hazımsızlık hastalık tezahürüdür. Bir hastalık ortaya çıktığı zaman tedavi arayışı başlar. Türkiye’de fikir ve insan grupları birbirlerini kabul edememe hazımsızlığını had safhaya çıkarmış durumdalar. Bu sosyal hayatın fiili akışına da ket vurmakta. Onun için yakın zamanda tedavi arayışının başlayacağı, grupların birbirine el uzatacaklarını, uç noktaların gerektiğinde eğilerek de olsa birbirine yaklaşacağını, sanatta tezyinat kenetlenmesinin başlayacağını umut ediyorum. Şiire, ardından romana karşı geniş kesimlerin ilgisini sahici buluyor musunuz? YAŞAR: Şiire ve romana gösterilen ilginin biraz sun’i olduğu kanaatindeyim. Türkiye’de okuma sevgisi ve seviyesi, dünyanın en geri ülkelerin seviyesinde olduğu için cemiyet kültürünün yükselmesini isteyen bazı gruplar, gerek çıkan bir kitabın tanıtımıyla gerek şiir ve benzer organizasyonlarla ve iyi niyetle bu seviyeyi biraz yükseltmeye çalışıyorlar. Ve bu çabayı medyanın da yakınlığıyla halka maletmeye gayret ediyorlar. Fakat hâlâ ben otobüste, sokakta, caddede veya herhangi bir yerde sıradan insanların şiir okuduğunu, deneme okuduğunu göremiyorum. Çünkü okuyan insan okuduğundan hiç olmazsa bir bölümünü hayatına aksettirir. İnsanların günlük yaşayışında ne şiirin nezaketi var, ne romanın inceliği. Bu tip çalışmalar sanatı bir ölçüde belli bir kesimde gündeme getirmekte ama halka indirememektedirler. Sözün başındaki sun’ilik kanaatim buradan ileri geliyor. Dileğim bu çabaların millet mabeyninde ilgi uyandırması. Biyografiden romana Selahaddin Yaşar 1953 yılında Mersin Anamur’a bağlı Kızılca Köyü’nde dünyaya geldi. İlk, orta ve lise eğitiminden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı bitirdi. Halen edebiyat öğretmeni olarak çalışıyor. Bir çok gazete ve dergide yazılar yazan Yaşar’ın yayınlanan başlıca kitapları şöyle: “Çınlayan Kubbeler” (hikâye, 1977), “Kırbaçlı” (piyes, 1978), “Adım Adım İstanbul” (Deneme, 1985), “Mukaddes Emanetler” (araştırma, 1985), “Yılanın Teri” (roman, 1988), “Karanlığın Gölgesi” (roman, 1995), “Aşk ve Ateş” (deneme, 1991), “Yahya Kemal” (1984), “Yunus Emre” (1984), “Mevlana” (1985), “Mehmed Akif” (1987), “Mimar Sinan” (1989), “Fuzuli” (1989), “Edebi Sanatlar ve Mazmunlar” (araştırma, 1988).
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT