BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir demet Türkiye

Bir demet Türkiye

Bir okuyucumuz diyor ki: “Hep yanlışlıklardan, çirkinliklerden bahis açıyorsunuz; şu memlekette hiç iyilik, güzellik yok mu?”



Bir okuyucumuz diyor ki: “Hep yanlışlıklardan, çirkinliklerden bahis açıyorsunuz; şu memlekette hiç iyilik, güzellik yok mu?” Hiç olmaz olur mu? İyilik, güzellik pekçok, onları sıralamaya sütunum yetmez. İyilikler, güzellikler olmasa bu memleket, bunca Kanun Hükmünde Kararname kuvvetinde badirelere rağmen nasıl dimdik ayakta kalabilir? Fakat gazetecinin kalemi “biraz” dikenli olmak ihtiyacındadır. (Zaten “fazla” dikenli olursa, kalem kırılma tehlikesi ile karşı karşıyadır.) Ben dünyanın en müreffeh ülkesi sayılan ABD’de yaşıyorum ama herşeye rağmen Türkiye burnumun direğini sızlatıyor, yüreğimi titretiyor. Nedir bunun sebebi diye düşünecek olursak karşımıza “vatan”ın manası çıkar. Gurbette yaşamayı ihtiyar etmek vatanı beğenmediğimizden, sevmediğimizden değildir. Bence, yaşadığınız yabancı ülkeyi benimsersiniz, oraya alışırsınız ama sevemezsiniz. “Sevgi” kelimesini hakkeden toprağın, sadece ve sadece insanın kendi vatanı olduğunu düşünüyorum. Fakat... bu iflah olmaz, deva bulmaz sevgiye rağmen çirkinlikleri, yanlışlıkları görmezden gelmek de mümkün değildir. Yani şimdi... Şehirlerimizdeki korna seslerinin bütün diğer sesleri bastırdığını görerek şaşırdığımı yazmayayım mı? (Uzmanlar bol korna sesli şehirlerdeki sosyolojik-psikolojik vaziyet üzerine bir araştırma yapmalılar derim.) Şehirlerarası otobüs seferlerinde aracın videosunda, kendimize ait hiç film yokmuş gibi, bol gerilimli, üçüncü sınıf Amerikan filmleri oynatılmasına şaşırdığımı yazmayayım mı? Rahmetli Kemal Sunal’ın filmleri onların yanında yüz kat daha kalitelidir. (Hadi THY’nın yurtdışı uçuşlarında Amerikan filmi oynatılmasına göz yummuştuk ama...) Köylerde bile misafirlere kahvenin üzerine soğuk içecek olarak Cola ikram edildiğine, ahırdan yayılan kokuların eşliğinde kola yudumlanmasına şaştığımı yazmayayım mı? Sabah namazına uyandıran çalarsaatin en meşhur Amerikan marşlarını çaldığını duyup bir kere daha şaştığımı yazmayayım mı? (Saat tam “Yankee Doodle’ı çalarken gözümü açtım ve Amerikalıların Büyük Britanya Krallığı’na karşı istiklal mücadelesinin sembolü olan bu marşın nağmeleri ile bir an nerede olduğumu bilemedim.) Müzelerin, sarayların, türbelerin upuzun yaz günlerinde, öğleden sonra 5.00’te yahut 5.30’da kapandığını görüp şaştığımı yazmayayım mı? (Ayasofya’nın “Galeri” bölümü 4.00’te, tamamı 4.30’da kapanıyor.) Saraylar, müzeler ziyaretçilere Türk ve yabancı uyruklu oluşlarına göre farklı ücret tarifesi uyguluyor. Yabancı iseniz Türk vatandaşlarının iki misli fiyata içeri giriyorsunuz. Bu işi de yadırgadığımı yazmayayım mı? Bu ülke herşeyden önce ve herşeyden çok Türk insanı içindir amma böyle muhatabınızda güvensizlik meydana getirecek bir uygulamanın faydası ne kadar olur? (Ayasofya’da bu ikili uygulama yok. Herkes ayni fiyata giriyor.) Kapalıçarşı esnafı istediği turiste veya yerliye istediği fiyatı söylemekte serbesttir, satabilirse satar, piyasa ekonomisi... Ama saray ve müzeler devletin sahip olduğu resmi mekanlardır. 200-250 bin lira para ödenen tuvaletlerde tuvalet kağıdı ve kağıt peçete ve bazen de sabun bulunmadığına üzüldüğümü yazmayayım mı? Marketlerdeki kasiyer kızlarımızın, -hem de oturdukları yerden hesap gördükleri, hiç ayakta kalmak zahmetine katlanmadıkları halde- suratlarından düşenin bin parça olduğunu ve müşterinin aldıklarını plastik torbalara koymak gibi bir adetleri olmadığını hayli yadırgadığımı yazmayayım mı? (Yaşlı teyzeler etraftaki gençlere “Yavrum şunları torbaya koyuver bir zahmet” diyerek yardım istemek zorunda kalıyor. İşyerlerinin satış elemanlarından isteyecekleri ilk şart güleryüzlü olmalarıdır. Alınan eşyaların kasiyer tarafından torbaya konulması adetini ise hangi marketin uygulamaya başlayacağını merak ediyorum.) Başbakanımız başta olmak üzere devlet adamlarımızın büyük çoğunluğunun suratlarının asık, kaşlarının çatık olduğunu görerek üzüldüğümü de yazmayayım mı? Onüç yaşındaki oğlum iki aylık Türkiye tecrübesinden sonra dedi ki: “Burada insanlar sürücü olmadıkları vakitlerde çok dost, çok sevimli ve samimiler ama araba direksiyonuna geçtiklerinde hiç öyle görünmüyorlar.” Bilmem onun bu müşahedesine katılır mısınız?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT