BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tarihin fotoğrafı

Tarihin fotoğrafı

Osmanlı’nın son yıllarında devleti elinde tutan İttihat ve Terakki’nin romanını yazan Hulusi Yazıcıoğlu, eseriyle yakın tarihin fotoğrafını çekmek istediğini söylüyor



Türkiye’nin siyasi gündeme boğulduğu şu günlerde “Ayışığıkitapları” tarafından yayımlanan “Segâh Peşrev” isimli roman, Türk tarihinin gizli kalmış bir dönemine ışık tutuyor. 20 yıldır Safranbolu’da avukatlık yapan ve aynı zamanda hem ilmi çalışmalar, hem de tercüme çalışmaları ile önemli eserlere imza atan Hulusi Yazıcıoğlu ile eseri “Segâh Peşrev” üzerine konuştuk. 1910’LARIN TÜRKİYESİ Segâh Peşrev, Türk tarihinin çok az bilinen bir zaman kesitini anlatıyor. Böyle bir roman yazma düşüncesi nereden çıktı? YAZICIOĞLU: İki yıl kadar önce “hukuk” alanında teorik bir çalışma hazırlıyordum. Bu konuyla ilgili olarak Osmanlı hukuk düzenini -eski yazılı kaynaklardan- inceliyordum. Bölümler halinde 40 sayfa kadar yazmıştım. Bazı bölümlerin başına o bölümle ilgili gördüğüm alıntılar koyuyordum. Bölümlerden biri “Belleğini Yitiren Adam” gibi bir başlık taşıyacaktı. Bu bölüme, hafıza kaybına uğrayan bir kişinin bunalımını anlatacak ve bu kişilikle kendi tarihi sürecinden uzaklaşan bir toplum arasında benzerlik kuracaktım. Aradığım alıntıyı bir türlü bulamadım. Belki Kafka’da bulurum umuduyla onun “Verwandlung” adlı uzun hikayesine başladım. Çok önceleri okuduğum bu hikaye, bir sabah uyandığında kendisini böcek olarak buluveren Gregor Samsa’yı anlatır. Ama onda da aradığımı bulamadım. Kendim bir deneme yapmaya karar verdim. Bir paragraflık metin düşünürken, yazdıkça yazı uzadı. 1950’li yıllardan başlayıp 1910’lu yıllara geldim. Bu arada nasıl olduysa bilmiyorum, dilimin ucuna Kemal Bey diye birisi takıldı. Segah Peşrev’e böyle başladım. BELGESEL ROMAN Romanın geçtiği kasabanın ismini özellikle vermediğiniz intibaı edindim. Bu kasaba Anadolu’nun neresindedir ve adı nedir? YAZICIOĞLU: Segâh Peşrev, bir belgesel değil, bir romandır. İçinde geçen olaylar tek bir zamanda ve aynı zamanda yaşanmış değildir. Geniş bir coğrafyada, değişik zamanlarda yaşanmışlardır. Onun için tek bir kasabaya mal edilemez. Ama insanların yaşayış tarzları, gelenekleri, alışkanlıkları bakımından kasabanın bir Orta Anadolu kasabası olduğu söylenebilir. Kuşkusuz olayları gözümün önünde canlandırırken, sadece mekan olarak göz önünde tuttuğum bir kasaba var. Ama romanda anlatılanlar orada geçmediği için, bu kasabanın adını vermek yanlış anlamalara yol açabilirdi TOPLUMDAKİ ZAAF Romanda devleti ve milleti düşünen insanlarla, kendi menfaatlerini düşünen insanların mücadelesi gözleniyor. Sizce Osmanlı toplumu sizce nasıl kendi menfaatini düşünen insanların hegemonyası altına girdi? YAZICIOĞLU: Bu alandaki iki zıt tipi romanda Zeki Efendi ile Zuhuri Bey temsil ediyorlar. Çarkın nasıl döndüğünü de gene romanda anlatıyorlar. Benim görüşüme göre Osmanlı Devleti’ndeki yozlaşma, devletin en güçlü olduğu dönemde 16. yüzyıl sonunda, Celali ve Suhte ayaklanmalarıyla başlamıştır. Devletin “Beylerbeyi, Sancakbeyi, Subaşı” gibi sıfatlar taşıyan Ehl-i Örf’e mensup görevlileri güç yoluyla reayayı soyarak yozlaşmayı başlatmışlardır. Padişahlar bunlara engel olmak için “adaletname” (adalet fermanları) çıkarmak zorunda kalmışlardır. Köylerde “il erleri” örgütü kurularak, halkın kendi yöneticisinin baskısına karşı, silahla karşı koyması sağlanmıştır. Eserinizde zaman, Türkçe’nin daha çok Osmanlı coğrafyasında Arapça ve Farsça kelimelerin yoğun olarak kullanıldığı bir zaman olmasına rağmen, bugünkü dili fazlasıyla kullanıyorsunuz. Bu bir tezat teşkil etmiyor mu? YAZICIOĞLU: Ben o dili kendimi hiç zorlamadan alışkanlığım öyle olduğu için kullandım. Benim asıl sorunum o dönemin terminolojisini nasıl vereceğim idi. Romanda “sorgu hakimi yardımcısı” olarak verilen görevin o zamanki adı “müstantık muavini”dir. Bu ünvanı bugünün hukukçularının bile çoğu duymamıştır. ROMANIN MESAJI Romanın bir mesajı olmalı mı bilmiyorum, ama sizin bu romanla vermek istediğiniz mesaj nedir? YAZICIOĞLU:Segâh Peşrev’de ben bir mesaj vermekten çok, bir fotoğraf çekmek istediğim, 1908 Meşrutiyeti sonrasının taşrasının fotoğrafını. Bu konuda elimde oldukça bol malzeme vardı. Ailemde ya da büyüdüğüm yörede çocukluğumdan itibaren dinlediklerim, sonraki yıllarda elime geçen yazılı kaynaklar. Gerçekte Segâh Peşrev’e başlamadan önce, bu birikimi toplum yapımızın bazı özelliklerini belirleyecek bir fikir eseri haline getirmek istiyordum. Birinci sorunuza verdiğim cevapta sözünü ettiğim çalışma bu idi. Sonra roman haline dönüştü. Segah Peşrev’ni mesajı şudur: Her toplum kendi çözümünü, kendi yaşadığı süreçten çıkarmak zorundadır.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT