BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ötekilerin öyküsü

Ötekilerin öyküsü

Yeni romanı “Mahrem”le dikkatleri üzerine çeken Elif Şafak, “romanlarımda kenara itilmiş, moda tabirle ötekileştirilmiş insanların hikayelerini anlattım” diyor.



Son olarak, “Görmeye ve görülmeye dair roman”ı “Mahrem” ile dikkatleri üzerine çeken genç ve üretken yazar Elif Şafak, “Şehrin Aynaları”, “Pinhan” ve “Kem Gözlere Anadolu” kitaplarındaki “kendine özgülüğü”nü sürdürüyor. Kendi dünyasında, farklı üslubu ve şaşırtıcı duruşuyla kızasını ören yazarla, “Mahrem” etrafında konuştuk... * Elif Şafak, genç yaşına rağmen üç romana imza atmış bir isim. Bu yoğunluk ve birikimi anlatabilir misiniz? ŞAFAK: Gerek yerli gerekse yabancı edebiyata baktığımızda, farklı yazarların farklı yollar çizerek edebiyatla buluştuklarını görürüz. Kimisi daha genç yaşta başlar yazmaya, kimisi yaşı ilerledikten sonra. Kimisi sürekli yazar, kimisi dönem dönem. Bütün bunlar kişiden kişiye, yaşamdan yaşama değişen özellikler. Her yazar için geçerli olan bir formül, tek bir yol olduğunu hiç sanmıyorum. Benim edebiyatta izlediğim yol da, kendi hayat hikayeme paralel olarak gelişti. Son derece yalnız bir çocuk olmam, yazıyla kurduğum ilişkiyi derinleştirdi. Daha sonra yurtdışına çıktığım dönemlerde kültürel anlamda bir yabancılaşma yaşadım. Daha da çok içime kapandım, kendi içime döndüm. O dönemlerde yazıyla kurduğum ilişki daha da derin hale geldi. Yazmak bir entellektüel uğraş değil, bir aşk meselesi benim için. Acı çeken insanlar * Mitolojiyi kurcalayan yanınızla, günümüze bakan yüzünüz arasında, özellikle ekstrem tipleri buluşturuyorsunuz. Neyin peşindesiniz? ŞAFAK: Her üç romanımda da kenara itilmiş, moda tabirle ötekileştirilmiş insanların hikayelerini anlattım. Bazen doğuştan çift cinsiyetli biri, bazen bir dinsel azınlık mensubu, bazen fiziksel görünümünden ötürü acı çeken biri... Bu insanlar birbirlerinden çok farklı olsalar da, aslında büyük bir ortak paydaya sahipler. Varoluşları örselenmiş insanlar. Kendi içlerinde mutsuz olan, sürekli bir arayış içinde olan, düşünen, sorgulayan, sürekli ve sürekli hareket halinde olan insanlar. Yani benim çok şişman bir kadının hikayesini yazabilmem için illa da çok şişman olmam gerekmiyor. Önemli olan bir gönül bağı olması. * “Mahrem”de olduğu gibi, Şehrin Aynaları veya Pinhan’da da sürrealist bir duruş seziliyor. Esrarengiz kişi ve ilişkiler gelip buluyor sizi.... Kahramanım yok ŞAFAK: Ben bir fikri, bir hissi kovalıyorum. O fikir ve his beni nereye taşırsa oraya gidiyorum. Edebiyatla ilişkimin önemli bir bölümü sezgisel. Yalnız burada iki önemli nokta var: Birincisi, yavaş yavaş hikayeyi oluşturdukça karşıma çıkan insanları sevmem son derece önemli. Baştan oturup bu kişilikleri tasarlamıyorum. Bu tiplemeler birer kahraman değil. Birer örnek insan, ideal tip de değil. Kahramanları sevmiyorum. Beni insanların normal ve durağan hallerinden ziyade, sapmaları ilgilendiriyor. Mesela son derece geveze bir insanın vır vır konuştuğu anlar değil de, dilinin tutulduğu an gibi... Üzerinde durmak istediğim ikinci ise, eğer hikayemin yolu tarihe gidiyorsa, o zaman oturup son derece ciddi ve derin bir araştırma yapıyorum yazdığım dönemle ilgili. Örneğin, Mahrem’i yazarken 1880’lerin Perası, 1600’lerin Sibiryasıyla ilgili son derece yoğun bir okuma yaptım. İlk romanım Pinhan, akademik bir çalışmanın ardından gelişmişti. Tez konum Bektaşi ve Mevlevi düşüncesiydi. Bu konuyu o kadar sevdim ki, bu alanda bulabildiğim, ulaşabildiğim tüm kaynakları okudum. Bu tez, Sosyal Bilimler Derneği’nin verdiği Genç Sosyal Bilimci-ikincilik ödülünü aldı. Daha sonra bu alandan beslenerek yazdığım Pinhan adlı romanım da Mevlana Büyük Ödülü’ne layık görüldü. Görülen, görülmeyen * Mahrem’in arka kapağında, “Aşık olunca büyür gözbebeği; demek ki, aşık olunan hep uzaktadır...” Bu uzaklık nedir size göre? Ya da “Mahrem”, neden görmeye veya görülmeye değerdir? ŞAFAK: Mahrem bana göre görülmesini istemediğimiz, görülmesin diye üzerine titrediğimiz alandır. Bu alanın ne olduğu kişiden kişiye değişir. Keza aynı insanın hayatının farklı dönemlerinde de değişir mahrem olarak gördüğü alan. Önemli olan, böyle bir alanın var olduğunu kabullenmek, varlığına saygı göstermek. Mahremiyet bu açıdan yalnızlığa da açık bir kapı demek. Ben yalnızlıktan kurtulmak için kurulan ya da sürdürülen ilişkilere sıcak bakmıyorum. İnsanın bir yanının yalnız olduğunu düşünüyor ve yalnızlığa büyük bir önem atfediyorum. Bazı şeyler tamamen yalnızlıkla özdeş benim için. Mesela, yemek yemek. Ben kalabalık bir ailede büyümedim. Böyle bir ailede sofra kurulur, baba beklenir, hep birlikte yemek yenir, aynı anda kalkılır. Yemek yemek kolektif bir olaydır. Düşünüyorum da benim için hiç böyle olmamış. Yemek yemek yalnızlıkla özdeşleşmiş kafamda. Belki de bu yüzden duygularımı çok yansıtmışım yemek yemeye. Ben kadınların genellikle yemek ile ilişkilerinin erkeklerinkinden çok farklı olduğunu düşünüyorum. Kadınlar üzüldüklerinde daha çok yemek yiyorlar. Öfkelendiklerinde yıkıldıklarında ya da mutlu olduklarında... Mahrem’de anlatılan şişman kadının korkunç trajedisi de burada yatıyor. Öyle mutsuz ki daha çok yiyor, daha çok yedikçe daha çok şişmanlıyor ve daha da görünür hale geliyor. Bir seyirlik malzeme oluyor. Daha da görünür hale geldikçe daha da mutsuz oluyor ve sonuçta daha çok yiyor. Bir kısırdöngü içinde yalpalıyor. Ben görmek ve görülmek ilişkisini sorgularken, bu seyirlik dünyayı, gözlerin tacizini sorgulamak istedim ve hayatta bazı şeylerin de görülmesi gerekmediğini anlatmaya çalıştım. Mahrem’in tanımı bu noktada önem kazanıyor.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT