BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Bizler kendi halinde insanlarız”

“Bizler kendi halinde insanlarız”

Telefonu kapattıktan sonra gururla baktı odanın içindekilere: - Tamam, aldım adresi... Sonra üzerine basa basa okudu: - Hafız İsmet Caddesi, No: 65, Tarabya...



Telefonu kapattıktan sonra gururla baktı odanın içindekilere: - Tamam, aldım adresi... Sonra üzerine basa basa okudu: - Hafız İsmet Caddesi, No: 65, Tarabya... Orta boylu cılız adam bir ıslık çaldı kuvvetlice: - Vay! Tarabya mı? Taaa nerede tarabya yahu? Nasıl gideceksin oraya sen? Garip bir tedirginlik kaplayıverdi genç kızın bedenini. Hiç bilmiyordu İstanbul’u. Birkaç kere anne ve babasıyla birlikte gezmek için gelmişlerdi günübirliğine ama öyle uzun boylu dolaşamamışlardı. Gülhane Parkı’na gidip, Eminönü köprüsünün altında balık ekmek yemişler, Mahmutpaşa çarşısını gezmişlerdi. Genellikle bayram alış verişi için gelirlerdi. Fısıldadı korkuyla... Biraz önceki mağrur hali yok olmuştu: - Gidemez miyim oraya? - Bu saatte gidemezsin bacım. Akşam oldu. Hava karardı. Tarabya dediğin yer karşı yakada. Normal trafikte iki saat sürer. Ev sahibi kadın atıldı: - Kal kardeş burada. Bir eksik bir fazla, ne olacak. Hepimiz din kardeşiyiz. Çocukların odasında yatarsın. Sabahleyin de gündüz gözüyle koyulursun yola. Merak etme, bizler kendi hallerinde insanlarız. Korkma, çekinme sakın. Çaresiz boynunu büktü. Hiç tanımadığı kişilerin arasında geçirecekti geceyi. Huzursuz edici bir rahatsızlık duyuyordu içinde ama yapacak bir şeyi yoktu. İçinden Tarık’a olan kırgınlığı, kızgınlığı gittikçe artıyordu. Bir kez gelip sağ mı, değil mi diye baksa ne olurdu sanki... Durakladı... Belki de kendisini alıp hastahaneye götürdüklerinde gelmişti genç adam... Mutlaka öyle olmalıydı. Belki de oradakiler söylemişti “alıp gittiler onu askerler, İstanbul’a götürdüler” demişlerdi. Belki de Tarık şimdi kendisini İstanbul hastahanelerinde arıyordu. Heyecanlandı. Bir an önce sabah olmasını diledi içinden. Ev sahibi kadın ince, insanın beynini zonklatan sesiyle bağırdı: - Sofrayı kurayım ben... yemeğimizi yiyelim. Kadınların ikisi de kalktılar. Hemen Hülya da hareketlendi. Ev sahibine yaklaşıp fısıldadı: - Ben de yardım edeyim abla! Gürültü içinde yendi yemek. Hülya’nın kamyonetine bindiği aile Çiftlik Köy’de yaşıyordu. Orta boylu cılız adamın adı Sabri’ydi. Nakliyecilik yapıyordu. Karısı Fehime’nin ablasının eviydi bu geldikleri. Onun adı da Sabire’ydi. Kocası inşaatlarda çavuş olarak çalışıyordu. Her iki ailenin de iki çocukları vardı. Kendi hallerinde, ekmek parası için Orta Anadolu’dan buraya göç etmiş, kendi imkanlarıyla yaşama kavgası veren insanlardı. Yemekten sonra televizyonun başına geçip neredeyse bütün kanalların gündemini işgal eden deprem görüntülerini izlediler yürekleri burkularak. Ekranda faciayı bir kez daha gördükleri için olsa gerek hepsi de Hülya’ya karşı farklı bir saygıyla davranmaya başlamışlardı. Ne de olsa ekranda hikayeleri anlatılan deprem mağdurlarından biriydi o da... Her taraf yerle bir olmuştu. İçler acısı manzaralar geliyordu önlerine. Yayınlar hiç kesilmeksizin devam ediyor, kurtarma çalışmaları, devlet yetkililerinin açıklamaları, deprem mağdurları, peş peşe geliyorlardı beyaz camlı kutuya. İki gündür sokakta yatmanın verdiği tedirginlikten olacak çok geçmeden göz kapakları düşmeye başladı Hülya’nın. Bunu gören Sabire hemen fırladı: - Gel kızım, seni odana götüreyim, yat, uyu da dinlen... Utanarak “iyi geceler” diledi Hülya... Neler yaşadığını düşünemeyecek kadar karışıktı kafasının içi. Neredeydi, bu insanlar kimdi? Nereye gidiyordu? Hiçbir şeyi irdeleyemiyor, öylesine kendini kaptırmış gidiyordu. Minnetle baktı kadının yüzüne: - Allah razı olsun abla! Bana çok yardım ettiniz! Kadın omzunu sıvazladı onun. Gözleri dolmuştu. Acıyarak baktı yüzüne. Bir şey demeden odadan çıktı. *DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT