BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ya şehr-i Ramazan - 1 -

Ya şehr-i Ramazan - 1 -

İbn-i Sirin tam 300 bin hadisi şerifi (ravileri ile birlikte) ezbere bilir ki o, hadis imamlarımızdan biridir



SÖNMEYEN KANDİLLER “İbn-i Sirin” Basralı Muhammed uzun boylu, geniş omuzlu, kara kaşlı, kara gözlü, inci dişli, gül yüzlü bir gençtir. Zevkli giyinir ve daima çiçek gibidir. Nereden görür, nasıl peyler bilemiyoruz ama devlet adamlarından birinin karısı ona fena takar. Karşılıksız aşkı yüzünden insanlıktan çıkar. Kara pus kara yas somurtur, yemeyi içmeyi unutur. Bu ani değişim yaşlı dadının gözünden kaçmaz. Yaşlı dediysek saf değildir. Anasının gözüdür ve şeytana bile papucunu ters giydirir. Bir gün hanımını deşeler. “Ne o güzel kızım” der, “hele söyle, derdin ne?” Kadın önce “yok bi şey”lerle geçiştirmeye kalkar ama ihtiyar kurt yutmaz. İşin içinde bir gönül meselesi olduğunu anlar. Hani ‘aşk insanı söyletir’ derler ya, yine öyle olur. İhtiyar dadı ağzından girer burnundan çıkar ve büyük sırra kapı aralar. Hanımefendi uzunca bir tereddütten sonra “filanca yerdeki bezzaz” der, “adı Muhammed olmalı.” -Üzüldüğün şeye bak. Ben de vali ya da nazırlardan biri sandımdı. -Ne farkeder? -Çok şey farkeder. -Anlayamadım? -Anlamasan da olur. Şimdi söyle bana, o genci sana getirmemi ister misin? -Böyle bir şeyi yapabilir misin? -Sen beni ne sanıyorsun? -Bunu becerebilirsen seni altınlara, elmaslara boğarım. İhtiyar kadın ertesi gün iki koca destiyi suyla doldurur. Oflaya puflaya bezzazın önünden geçer. Muhammed fırlayıp kalkar ve yaşlı kadının destilerini kapar. -Müsaade ederseniz ben taşıyayım anacım. -Ay zahmet olacak. Evimiz de azıcık uzakçadır ama... -Olsun be anacım, sen dua et yeter. Kadın önde Muhammed arkada yürürler. Nitekim muhteşem kasrın önüne gelirler. İhtiyar dadı. “A be evladım” der, “oldu olacak şunları yukarı bırakıver.” Bir kat çıkarlar, iki kat çıkarlar, üçüncü kata gelince kadın onu bir odaya sokar ve üstünden kilitleyiverir. Muhammed olan biteni anlamaya çalışırken içeriye genç bir kadın girer. Salına salına gelip karşısına dikilir ki maksadı bellidir. Genç bezzaz kıpkırmızı kesilir, ağlamaklı bir sesle “bırakın beni gideyim” diye yalvarır. Kadın buna sadece güler ve kararlı bir sesle “Hayır!” der, “ya dediklerimi yaparsın ya da çılgınlar gibi bağırır, uşakları başına toplarım.” -Ama ben, ihtiyar kadın, su, desti... -Bunlara kimin inanacağını sanıyorsun? Üçüncü katta ve yatak odamdasın. Genç bezzaz kapıdan çıkamayacağını anlayınca camı açar ve zerre kadar tereddüt etmeden kendini aşağı atar. Yere oldukça sert düşer ve kendinden geçer. Baygınlık anında Yusuf Aleyhisselam’ı görür. Yüce Nebi onu muhabbetle kucaklar ve “Biliyor musun” der, “senin başına gelenler benim başıma gelenlere benziyor. Dilerim Rabbim’den, sana da ilmimden versin!” Ve duaları kâbul olur. İbn-i Sirin rûya tabirinde benzeri az gelen bir derya olur. Hayat hikayesi İbn-i Sirin’in annesi (Safiye Hatun), Hazret-i Ebûbekir’in azatlı kölesi, ablası (Hafsa Radıyallahü anha) ise sayılı muhaddislerden biridir. O da genç yaşlarda ilme sevdalanır ve Hazret-i Aişe, Zeyd bin Sabit, Hasen bin Ali, Ebu Hureyre, Abdullah bin Abbas, Cündeb bin Abdullah, Samira bin Cündeb, İmran bin Husayn, Huzeyfe bin el Yemani, Ebû Said-i Hudri ve Ebû’d-Derdâ’nın (Aleyhimürrıdvan) sohbetlerinde yetişir. Özellikle Enes bin Malik’ten (Radıyallahü anh) çok istifade eder. İbn-i Sirin hadis ilminde isnada çok ehemmiyet verir. O yıllarda talebeleri bu titizliğin lüzumunu kavrayamazlar, ancak ortalık karışınca hocalarının hassasiyetini anlarlar. İbn-i Sirin ayeti kerimelerin hangi hadise üzerine inzal olduğunu araştırır ve talebelerine sadece Sahabe-i kiramın yaptığı tefsirleri aktarır. Kendisi müctehid olmasına rağmen bütün fıkhi meseleleri sahabelere danışır. İşte bu yüzden talebelerinin arasından Şâb’i ve Malik bin Dinar gibi zirveler yetişir. Nefsani, şeytani, rahmani İbn-i Sirin rüyaları nefsani, şeytani ve rahmani diye tasnif eder. Rüyasının tesirinde kalanlara “aldırma” der, “sen uyanık iken Allah-ü teâlâ’nın emirlerini yapmaya bak.” Biri rüyasında erkeklerin ve kadınların ağızlarını ve edep yerlerini mühürlediğini söyler. Mübarek güler “Hadise açık” der, “sen ramazan-ı şerifte müezzinlik yapmış olmalısın.” Rüyasında domuzların boynuna inci takan birine “Sen saman pazarında altın satıyorsun” buyurur, “bundan böyle ehil olmayan kimselere hikmet öğretmeye kalkışma!” Adamın biri telaşla gelir ve “Rüyamda bir kuşun mescidden güzel bir taşı alıp gittiğini gördüm” der. İbn-i Sirin ayağa kalkar ve “Öyleyse kalkın gidelim” der, “Hasan-ı Basri vefat etmiş olmalı!” İbn-i Sirin evinde her cuma paluze (bir nevi tatlı) pişirtir hem çoluk çocuğuna hem gelene gidene yedirir. Tam 41 çocuğu olur ama Abdullah’tan gayrisinin ölüsünü görür. 40 defa evladını defneder ama bir kere bile “üf” demez. Dil ile “Alan da o (Celle Celalüh) veren de o” demek kolaydır ama o bunu hal ile söyler. Gıybetten sakının İbn-i Sirin annesine çok hürmet eder. Kadıncağız oğlunun sesini bile tanıyamaz çünkü mübarek onun yanında hiç konuşmaz. Bidat sahiplerinden uzak durur ve gıybete asla basamak olmaz. Biri gelip Haccac hakkında konuştuğunda “Şüphe etme ki Allah-ü teâlâ hükmünde adildir. Başkasının haklarını Haccac’tan alacağı gibi, Haccac’ın hakkını da başkalarından alır. Yarın İzzet ve Celâl Sahibinin huzuruna çıktığında sana senin günahlarını soracaklar, Haccac’ınkileri değil”. İbn-i Sirin Hazretlerine göre “filan şahıs, filandan daha âlimdir” demek dahi gıybettir. Çünkü ikincinin kalbi incinebilir. Hatta “Şu yahudi tabib, şu yahudi tabibden daha bilgilidir” demekten bile çekinir. Mübarek “Sakın kimseye haset etmeyin” buyurur. “Eğer cehennemlikse neyine özeneceksin. Yok cennetlikse ona uymalı ve imrenmelisin.” İbn-i Sirin birisine “Nasılsın?” diye sorar. Adam “Ailesi kalabalık, meteliksiz ve 500 dirhem borcu olan biri nasıl olursa” diye cevap verir. Hemen evine gider ve sözkonusu adama bin dirhem getirir. Çünkü o derdi ile meşgul olamayacağı kimseye halini bile soramaz.. Beş ama ne? Bir gün İmam-ı Azam Hazretleri İbn-i Sirin’e gelir. “Rüyamda Azrail Aleyhisselâmı gördüm” der, “canımı ne zaman alacaksın diye sordum bana beş parmağını gösterdi. Beş de ne? Söyleyin n’olur, ay mı, yıl mı, dakika mı?” İbn-i Sirin güler “Sen de biliyorsun” der, “Beş şey var ki onu kimse bilemez. Ölüm de bunlardan biridir. Azrail âleyhisselam sana onu hatırlatmış olmalı” Ama şu var ki İbn-i Sirin de ölümden ve hesap gününden çok korkar. Söz kabirden kefenden açıldığında yüzü kireç gibi olur ve kaskatı kesilir. Ama çok güzel can verir. Hasan-ı Basri gibi bir zirveyle aynı kubbe altında yatmakla şereflenir. Neriman Nineden Ramazan’ın kokusu Aradan koca bir yıl geçti ve şükürler olsun yine kavuştuk. Eskiler “Canım Ramazan, bakın kokusu geldi” derlerdi. Bizde manevi kokuları alacak gönül nerde? Ama yemek kokusu derseniz o başka. Öyle ya, mutfaklarımız şimdiden şenlendi bile. Bakın her sene öyle olur. İlk iftar sofrasına kahvaltılıklar, çorbalar, etliler, zeytinyağlılar, salatalar, pilavlar, börekler, şerbetler, köfteler, dolmalar, tatlılar konur ve sofra kurulduğu gibi kaldırılır. Milletin çok yemekten gözleri kararır, herkes bir köşeye yığılır ve bu rehavet yüzünden teravih de kaçırılır. Halbuki zamanında gelen pırıl pırıl bir çay (yahut okkalı bir kahve) bütün bunlardan daha makbule geçer. Gelin siz bu ninenizi dinleyin. Misafiriniz olsa bile sadelikten ayrılmayın. Merak etmeyin bir kişilik yemek iki kişiye de yeter ve tek kap aşınız olsa bile kimse aç kalmaz. Bugün ramazanın ilk günü, mideniz açlığa alışamamış olabilir. Öyleyse “ilaç gibi” bir yemekle “tarhana çorbası” ile başlayalım. Domatesli, biberli, mümkünse sebzeli bir et sote de fena gitmez. Yanında pilav, haydi bir de salata olsun. Tatlı için zahmet etmeyin, bir paket peynir tatlısı alıp haşlayın. Üstüne kaymak da koyar mısınız bilmem. Artık orası keyfinize kalmış. AVRUPA’DA İSLÂM Önce Endülüs medeniyeti doğdu Avrupa hızla değişiyor. Bloklar, sistemler, geleneksel yapılar yerlerini yeni ilişkilere bırakırken, İslamiyet de Avrupa kapılarını zorluyor. Bugün İslam, Avrupa’nın içinde... Müslüman ülkelerinden gelen göçmenleriyle, mültecileriyle, ikinci üçüncü nesillerle, din değiştirip Müslüman olan Avrupalılarla, geçici değil kalıcı olan, giderek güçlenen ve yaygınlaşan bir varlığı var Avrupa’da İslamın. Bugün Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde İslâmiyet, yaygınlaşan din olarak birinci sırada. Hristiyan ve Müslüman toplumlar içiçe yaşıyor, yaşamak zorunda. İslâm, Avrupa’nın son yıllarda keşfettiği bir gerçek. 60’lı yıllara dek İslâm dünyası oryantalistlerin araştırmak için can attığı egzotik bir âlemdi. Şimdi her yıl bu konuda yüzlerce kitap çıkıyor, camiler inşa ediliyor ya da kiliseler Müslümanlar tarafından satın alınarak camiye çevriliyor Avrupa’da Müslümanların sayısı hızla artıyor. Bu, başlıca iki önemli faktörden kaynaklanıyor: Nüfus artışı ve ihtida. Günümüzde Avrupa’da 17 milyon Müslüman bulunuyor. Müslümanların sayısının artışındaki en büyük sebep ihtida etmiş (müslümanlığı seçmiş) Avrupalılar. Bu dizide, İtalya’dan İspanya’ya, İngiltere’den Fransa’ya İslâmiyetin dünü ve bugünkü durumu anlatılacak, Avrupa’daki gözlemlerimiz ve röportajlarımız verilecektir. Önce Endülüs İslam kültürü Avrupa’ya yabancı değildir. İslâmiyet, Avrupa’ya güneyden girdi ve Pirene Dağlarına fiilen ulaştı. Tarık bin Ziyad ordularını gemilerle, daha sonra kendi adını alacak olan boğazdan geçirdi ve şu emri verdi: “Bütün gemileri yakın!” Bunun anlamı şu idi: Geriye dönüş yok! O vakitte İberya yarım adasının hâkimi Vizigotlar idi. Vizigotlar ile Müslümanlar arasındaki çarpışmalar çok şiddetli oldu. Sonunda Müslümanlar galip geldiler. Yerli halk yabancı aristokratların, Musevî halk da kilisenin baskısına dayanamıyordu. Bu yüzden Teloda şehri Musevî halkın desteğiyle, sırasıyla Kurtuba ve Sevilla’nın 716’da Müslümanların eline geçmesiyle İspanya da 800 yıl yaşayacak parlak ve çok kültürlü bir toplumun temelleri atılmış oldu. Güney İspanya’da 800 sene varlığını sürdüren Müslüman devletler, Avrupa kıtasının yok olmasına sebep olmadığı gibi, Müslüman, Hristiyan ve Musevî halklar arasında ender raslanan verimli bir birlik kurarak felsefede, kültürde ve sanatta daha önce eşi görülmemiş bir kalkınma sağladı. Endülüs medeniyeti böyle doğdu ve tarihe iz bıraktı.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT